“Başörtüsü yasağı” tarihçesi
1950’lerde daha net bir ifade kazandığı görülen öze dönüşün ülkemizde gözle görünen en önemli sonucu 1960’larla birlikte kadınlardaki örtünme eğiliminin giderek artış göstermesidir. 1960 yılından itibaren üniversitelerde görülmeye başlanan başörtülü öğrencilerin sayılarının giderek artması buna paralel bir gelişmedir.
Bu sayısal artışın diğer bir nedeni ise özellikle 1950’den sonra uygulanan ekonomik politikalara bağlı olarak kırsal kesimdeki insanların yoğun olarak kentlere göç etmeleri ve okuma yazma bilen kadın oranının hızla artmasıdır- bu artan oran içinde başörtülü kadınların da hesaba katılması gerektiği açıktır. Başörtülü öğrencilerin yükseköğretim kurumlarında görülmeye başlandığı bu yıllardan itibaren başörtüsü yasakları da gündeme gelmeye başlamıştır.
12 Eylül öncesi yasaklar
İnönü dönemi, dini alana yönelik sınırlamalarla ve dindarlara yöneltilen akıl almaz baskılarla hafızalara kazınmıştır. Milli Şef’in döneminde idarenin ve hükümetin faaliyetlerine karşı en ufak bir tenkit yapılamıyordu. Göstermelik seçimleri, basın ve yayın organları üzerindeki sıkı denetimi, din, dil ve eğitim gibi alanlarda halka rağmenci ve dayatmacı icraatlarıyla bu yönetim, 1950’ye doğru halkta giderek somutlaşan bir muhalefeti kaçınılmaz kılmıştı.
Türk toplumu da geleneksel düzenin köklü ve kapalı bağlılığından, serbest hareket eden ve devlet idaresine katılan modern topluma geçiş dönemine girmiştir. Şehirleşmenin artması, ulaşım kolaylıkları, okur-yazar oranındaki artış bu geçişi hızlandıran unsurlar olmuştur.
CHP’deki değişim sinyalleri
İç politikanın değişen şartları ve dengesi, halkın gösterdiği belirgin tepki 1945 yılına doğru CHP’nin dini konulardaki tutumunu yeniden gözden geçirmesini zorunlu kılmıştır. Bunların sonucunda 1945 yılında iktidar partisi içinde ilk kez dini problemler etrafında bir tartışma yaşanmıştır. Sonuç olarak Halk Partisi Divanı, dini taleplerin yerine getirilmesinin Cumhuriyetin “vicdan hürriyeti ve laiklik prensiplerinin” zedelenmemesi şartıyla mümkün olabileceğine karar vermiştir. Bunu takiben, 1947 Temmuzu’nda “Özel Din Öğrenimi Ana Hatları” kabul edilmiş ve bir bildiriyle halka duyurulmuştur. Böylece Demokrat Parti iktidarına giden yolda tek parti yönetimi göreli de olsa halkın dini duyarlılığına karşı yumuşama sinyalleri vermiştir. Bu yumuşamada ülkede yükselen dini canlanmaya karşı siyasal bir oportünizmin etkisi vardır.
DP’nin fonksiyonu
7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’nin kurulmasıyla Türkiye yeni bir döneme girmiştir. DP 1950 yılında tek partili dönemin icraatlarına yönelttiği popülist sorgulama sonucu geniş kapsamlı bir koalisyonun(2) desteğini kazanarak ezici bir çoğunlukla meclise girdi.
Demokrat Parti 1950 seçimlerindeki başarısını büyük ölçüde dinsel duyarlılıkları örselenmiş kitlelerin nabzını iyi tutmuş olmaya borçluydu. Denilebilir ki, DP belli bir esneklikle yaklaştığı Müslüman kitleyi belli kalıplar halinde kendi oy tabanına yerleştirerek sisteme entegre etme işlemini üstlenmiştir.
Nitekim dindar kesimin beklentilerini iyi bilen Adnan Menderes 16 Haziran 1950’de Meclis’ten dini meselelerle ilgili bir dizi yasayı çıkartmıştır. Artık ezan Arapça okunabilecek, radyoda haftada üç kez Kur’an-ı Kerim okunacaktır. Okullarda din eğitiminin verilmesine başlanmış, ayrıca İmam Hatip Okulları, Yüksek İslam Enstitüleri açılmaya başlanmıştır. Demokrat Parti iktidarının sağladığı demokratik ortamda müslümanlar kendilerini ifade etme bakımından az da olsa rahatlamışlardır. Özellikle küçük kentlerde ve kırsal kesimde tesettüre riayette görülen artış basın ve muhalefetin iktidarı sıkıştırması için önemli bir malzeme olmuştur. Ancak örtü karşıtlığının yalnızca CHP’liler tarafından ve muhalefette sürdürüldüğünü düşünmek hata olur. Çünkü Halk Partisi yanlısı basın organları dışında hükümeti destekleyen bir kısım basın organında da başörtüsü, çarşaf ve genel olarak tesettür düşmanlığının yapıldığı çeşitli haber ve yorumlar yer almıştır. (1)
27 Mayıs 1960 Darbesi
Bir grup albay ve daha alt rütbeli subayların gerçekleştirdiği 27 Mayıs 1960 Darbesi Cumhuriyet tarihinde “1960 Demokrasisi” denilebilecek yeni bir dönem başlatmış; Türkiye’de siyasetin olağandışı gücü ordu ise bu darbeyle sahnede yerini alırken daha sonra da rejimin kilit noktalarını elinde tutmanın hep bir yolunu aramıştır. (2)
Liselerdeki uygulamalar
1969 Şubat’ında bir kasabada lise müdürü ve devletten yana tavır takınan bazı sol görüşlü öğretmenlerin okula tesettüre uygun giyinerek gelen kız öğrencilerin başörtülerini ve mantolarını parça parça edip onları okuldan kovuşları, kasaba ahalisinin büyük bir üzüntü içinde saldırgan müdürü ve öğretmenleri protesto etmelerine neden olmuştur.
Bu tür olaylar kız öğrenci almaya başlayan İmam Hatip Liseleri’nde de görülüyordu. 26 Ocak 1971’de Isparta İmam Hatip Okulu’nda Matematik öğretmeninin okul bahçesinde gördüğü tesettürlü öğrencinin başörtüsünü çekip yırtması, bu olaylardan yalnızca biriydi. İşin en ilginç yanıysa bu olay üzerine bir konuşma yapan Isparta Müftüsü’nün “Bu asırda da başörtülü talebe mi olurmuş?” diye beyanat vermesiydi.
Okul dışında da baskılar başlamıştı
Başörtüsüne karşı yürütülen kampanya sadece okullarda devam etmiyordu. Eğitim kurumları dışında günlük hayatta da başörtülü insanlar büyük sıkıntılara maruz kalıyorlardı. Konya’da, Mevlana ve Şems-i Tebrizi’yi ziyaret amacıyla Ankara Üniversitesi’nden gelen genç kızların ve Kur’an Kursu talebelerinin, kızların topuklarına kadar uzun başörtüleri gerekçe gösterilerek ” Kıyafet Kanunu”na aykırılık iddiasıyla polis tarafından tutuklanmışlar; ancak, savcılık tarafından serbest bırakılmışlardır.
İlk başörtülü öğrenci: Babacan Ve İlk Başörtüsü Eylemleri
Türkiye başörtüsü tartışmalarının bugünkü halini aldığı ilk olayla gençlik hareketlerinin dünyayı sardığı yıllarda karşılaşır. A.Ü. İlahiyat Fakültesi öğrencisi Hatice Babacan 1967 yılında başı örtülü olarak İslam tarihi dersine girer. Kürsüdeki hoca Prof. Neşet Çağatay, Babacan’ı farkeder ve yıllarca aynı kalıp içinde tekrar edilecek olan cümleyi ilk kez sarfeder: “Hey sen! Sen başörtülü kız! Sınıfta bu kıyafetle oturamazsın. Ya başını aç ya da dışarı çık!” Gerilimin sürmesi ve genç kızın bir gün tartışma esnasında bayılması üzerine konu basına yansır.
İlahiyat Fakültesi’nde öğrenci eylemleri yapılır. Bu eylem öğrenci eylemlerinin ilki olarak Türkiye tarihe geçer.
12 Eylül darbesi
12 Mart muhtırasının ardından başörtüsü yasağıyla ilgili somut örnekler artmakla birlikte özellikle 12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbeyi takip eden yıllar boyuMore…nca ülke gündeminden başörtüsü ve başörtülü öğrenci tartışmaları eksik olmadı. 12 Eylül darbesinden sonraki yıllarda batı kültürünün bütün veçhelerinde yaşanan bir dönüm noktasının işaretleri bu ülkede genç kızların ve kadınların başörtülerinde dile geldi. (3)
28 Şubat darbesi
Başörtüsü probleminin tekrar yoğun olarak gündemimize girmesi darbeler tarihinin son halkası olan 28 Şubat 1997 müdahalesiyle birlikte olmuştur. 28 Şubat rejimin militer renginin koyulaştığı ve bu koyuluğun süreklilik ve meşruiyet kazanmaya çalıştığı genelde islami kesimin özelde ise başörtülü öğrencilerin artan baskılara maruz kaldığı bir süreçtir. (4) Bu süreçle birlikte yükseköğretim kurumlarında başörtüsü yasağı hızla uygulanmaya başlanmış ve 2002 yılı itibariyle yasağın uygulanmadığı hiçbir üniversite kalmamıştır.
www.milligorus-forum.com Araştırma Komisyonu
(1) Zafer Dergisi.
(2) H. Özdemir, Siyasal Tarih.
(3) Z.Korkutata, Türk Modernleşmesi ve Tesettür.
(4) İlkay Sunar, Demokrat Parti ve Popülizm
Başörtüsü yasağında 12 Eylül
1980 askeri müdahalesi ile Türk toplumu politikadan arınma sürecine sokuldu. Bu süreçte devlet toplumun hemen her alanını totaliter bir biçimde kontrol altına aldı. Üç yıl sonra, 1983 genel seçimleriyle Türkiye’de tüm ana politik akımlar, devletin toplumdaki yerinin ne olması gerektiğini yoğun bir şekilde tartışmaya başladılar. Bu tartışmaların ortak noktası, devletin topluma müdahalesiydi. Aslında daha geniş çerçevede tartışılan, neden doğu toplumlarında devletin toplumun üstünde baskıcı bir konuma sahip olduğu idi. Tartışmaların işaret ettiği sonuç şuydu: Doğu toplumlarının temel sorunu, bireyi devlet gücü karşısında koruyacak mekanizmaların ve yapıların, yani sivil toplumun olmamasıydı.
Evren’li ve Özal’lı yıllar
12 Eylül yönetimi, 1982 yılında yeni Anayasayı kabul ettirip, aynı oylama ile darbenin lideri Kenan Evren’i Cumhurbaşkanı seçtirdikten sonra, artık ülkenin yeni seçimlere götürülmesine karar vermişti. 6 Kasım 1983 yılındaki genel seçimleri, Turgut Özal yüzde 45 oy ile 211 milletvekili çıkartarak kazandı. Türkiye bir müdahalenin ardından “Özal’lı yıllar” olarak anılacak yeni bir döneme girdi. Bu dönemde liberal politikalar uygulanmaya başlandı. Sivil toplum, serbest piyasa ekonomisi gibi kavramlar 1980’ler Türkiye’sinin siyasal düzeninde yeni bir sayfa açıyordu. .
Kamusal alan ihlali
Türk modernleşme projesi boyunca, kamusal alan devletin yakın ve sıkı denetimi altındaydı. Bu denetim Cumhuriyet’in ilk yıllarında, özellikle 1923’ten 1946’ya kadar süren tek parti döneminde çok katı bir şekildeyken, çoğulcu demokrasiye geçiş dönemi olan 1950’lerden itibaren dereceli olarak yumuşamıştır. 1923 sonrası yeni dönemde kamusal alan devletten bağımsızlaşarak cumhuriyetçi kamusal alan projesinin milli, laik ve homojen doğasına başkaldıran sivil toplum hareketlerinin birbirleriyle yarıştıkları bir alan haline gelmiştir. Bu çerçevede Müslüman kız öğrencilerin üniversitedeki derslere başörtülü olarak katılma talepleri laik seçkinler tarafından kendilerine ait olan kamusal alanın ihlali olarak algılanmış, bir meydan okuma olarak kabul edilmiştir.
“Türkiye’de irtica tehlikesi var”
Evren: Türbanlılar tamam ama ya çarşaflılar ve mayolular da gelirse
Başörtüsüne “türban” adının verildiği bu yıllar, Turgut Özal’ın başbakanlığının ilk yıllarıdır. Özal yasağa karşı çeşitli girişimlerde bulunur ve 1984 yılında YÖK’ten türbana izin çıkar. Aynı yıl türban yüzünden okuldan uzaklaştırılan bir kız öğrencinin itirazını reddeden Danıştay’ın kararı, tartışmaları alevlendirir. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in “Türkiye’de irtica tehlikesi var” demesi üzerine YÖK, Danıştay kararına da uyarak 1987 yılında türbanı tekrar yasaklar.
Önce kabul eder sonra mahkemeye götürür
Turgut Özal 1987 genel seçiminden hemen sonra Meclis’te, türbanı serbest bırakmak için yasa tasarısı hazırlığı başlatır. ANAP Malatya Milletvekili Bülent Çaparoğlu’nun öncülük ettiği çalışma sonucunda yasa çıkar ama Cumhurbaşkanı Kenan Evren “türbanlılar tamam ama çarşaflı ve mayolular da gelirse ne olacak” diyerek yasayı veto eder.
Bunun üzerine Turgut Özal ve Avni Akyol, YÖK Başkanı İhsan Doğramacı ve Cumhurbaşkanı Kenan Evren’le konuşup mutabık kaldıktan sonra YÖK Disiplin Yönetmeliği’nde değişiklik yapılır ve türbana özgürlük sağlayan yeni yasa Aralık 1988′de Meclis’ten geçirilir. Evren yasayı bu defa veto etmez, önce imzalar, sonra da Anayasa Mahkemesi’ne götürür. Mahkeme 26 Mart 1989 yerel seçimlerinden hemen önce türban yasasını iptal eder. Bunun üzerine İstanbul başta olmak üzere ülkenin pek çok şehrinde geniş katılımlı protesto mitingleri düzenlenir.
İkinci kes serbest edilir başörtüsü
ANAP mahkemenin iptal gerekçesini dikkate alarak 25 Ekim 1990′da yükseköğretim kurumlarında başörtüye serbesti getiren üçüncü kanunu çıkarır. Bu defa SHP iptal talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurur, talep reddedilir. 2547′nin ek 17. maddesi uyarınca üniversitelerde her türlü kılık ve kıyafet serbest olur ve 1997′de Kemal Gürüz’ün YÖK Başkanı seçilmesine kadar 7 yıl boyunca 81 üniversitede 150′ye yakın rektör ve 2 YÖK başkanı tarafından uygulanır.
YÖK: Darbenin üniversitelere mirası
12 Eylül darbesini gerçekleştirenler darbe öncesi şiddet olaylarında günah keçisi olarak gördükleri üniversiteleri “yüksek öğretim konusunda aksaklıkları gidermek amacıyla” YÖK’ün vesayeti altına verdi. Bilindiği gibi kanuna göre “milli eğitim sistemi içinde, ortaöğretime dayalı, en az dört yarı yılı kapsayan her kademedeki eğitim-öğretimin tümü” demek olan yükseköğretimden Yükseköğretim Kurulu (YÖK) sorumlu bulunmaktadır. 12 Eylül Askeri Konseyi’nin, Danışma Meclisi’ni de devre dışı bırakarak 6 Kasım 1981′de 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nu çıkarmasının ardından yine Askeri Konsey’in emriyle bir grup “akademisyen”e kurdurulan YÖK’ün yetkileri, 20 Nisan 1982 tarih ve 2653 sayılı yasayla, Yükseköğretim Kanunu’nda yapılan değişikliklerle iyice genişletilmiştir. Daha sonra bununla da yetinilmeyerek, 1982 Anayasası’nın 130, 131 ve 132. maddelerine YÖK’ün ilkeleri konulmak suretiyle YÖK’e “Anayasal kurum” olma vasfı kazandırılmıştır. İlk günden beri “12 Eylül askeri darbesinin üniversitelere mirası” olarak değerlendirilen Yükseköğretim Kurulu, bugün, 7’si Cumhurbaşkanı, 7’si Bakanlar Kurulu, 7’si Üniversitelerarası Kurul ve 1′i de Genelkurmay Başkanlığı kontenjanından olmak üzere toplam 22 üyeden oluşmaktadır. Kendi içinde, “Genel Kurul” ve “Yürütme Kurulu” diye adlandırılan iki ana organ aracılığıyla çalışmalarını yürüten YÖK, bunlara ek olarak, Mayıs 1998′de, 28 Şubat sürecinde üstlendiği misyonun gereği olarak, üniversite öğrencilerinin taleplerini boğmak, kışla genelgesi olarak tanımlanan ve başörtülü öğrencileri tasfiyeyi içeren “Kılık Kıyafet Yönetmeliği’ne uymayanları cezalandırmak amacıyla “Soruşturma Kurulları” oluşturulmasına karar vermiştir.
www.milligorus-forum.com Araştırma Komisyonu
Ve 28 Şubat süreci
Ne yazık ki, 28 Şubat 1997 tarihinde yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında alınan kararlar, bu ara dönemi sona erdirdi ve bir çok konuda olduğu gibi başörtüsü konusunda da “Topyekün savaş”ın başlamasına neden oldu. MGK’nın “Kıyafet Kanunu’na aykırı olarak ortaya çıkan uygulamalara kesinlikle mani olunmalı” şeklindeki “tavsiyesi”ni dönemin hükümetinden önce üzerine vazife edinen YÖK, ANASOL-D Hükümetinin kurulmasıyla birlikte de yasakçı tavrını genelgeler aracılığıyla tüm üniversite rektörlerine ileterek başörtüsü yasağının tavizsiz uygulanacağını vurguladı.
YÖK’ün kronikleşen baskıcı tutumu hiçbir dönemde bugünkü kadar ağırlaşmamıştır. Bunun temel nedeninin, 28 Şubat muhtırası ile yeniden içine girdiğimiz ara rejim süreci olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. Ancak şimdiki başkanının, yaşanan acıları daha da şiddetlendirmek için özel bir çaba içinde olduğu, hatta kendisinden istenenin ötesinde bir şevkle “çalıştığı” da gerçeğin diğer bir boyutu… 24 Aralık 1995 seçimlerine milletvekili adayı olarak katılma kararı alan Sağlam, veda amacıyla ziyaret ettiği Demirel’e, rivayete göre, Prof. Dr. Kemal Gürüz’ün dışındaki herhangi bir rektörü (o tarihte Gürüz, Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörü idi) YÖK başkanlığına atayabileceği yönünde tavsiyede bulunmuş, ancak Demirel Gürüz’de karar kılmıştır. İçinde bulunduğumuz dönemin ve Gürüz’ün KTÜ’deki baskıcı uygulamalarının, Demirel’in bu seçiminde önemli bir kriter olmuş olabilir.
Politibüro yetkisi
28 Şubat süreciyle birlikte YÖK’e yükseköğretim camiasında “politbüro” yetkisi kazandıran Kemal Gürüz, işe başörtüsü yasağıyla başladı. Şubat 98′de toplanan YÖK Genel Kurulu, “kılık kıyafet genelgesi”ne göre başörtülü öğrencilerin üniversitelere sokulmaması konusunda tüm rektörleri uyardı. YÖK’ün bu kararına en hızlı destek İstanbul Üniversitesi (İÜ) Rektörü Kemal Alemdaroğlu’ndan geldi. Önceleri başörtüsü, saç, sakal, küpe ve kot pantolonluları boğmaya çalışan Alemdaroğlu, Mart 98′de hedef tahtasına sadece başörtülüleri koydu. Üniversite dekanlarını toplayan Alemdaroğlu, “Türban yasağını uygulamak için gerekirse bilime ara verin” şeklindeki tarihi olmakla birlikte utanç verici talimatını verdi. Alemdaroğlu’nun bu “çıkışı”nın, 13 Mart 1998 tarihli Rektörler Komitesi toplantısından önce verilen “irtica birifingi”nin hemen akabine denk gelmesi hayli anlamlıdır. MGK’nın sivil giyimli üç uzmanından brifing alan rektörlerin, toplantı sonrasında yayınladıkları bildiride üniversitelere başörtülü olarak gelmenin suç olduğunu vurgulamaları, “irtica birifingi”ni hayli içselleştirdiklerinin işaretidir.
Her şeyi söyledik
Alemdaroğlu’nun talimatından sonra yaşanan olayları değerlendiren YÖK Başkanı Kemal Gürüz “kılık kıyafet konusunda biz söyleyeceğimiz her şeyi söyledik.” dedikten sonra mütekebbir bir komutan edasıyla “Bu söylediklerimiz uygulanacak” demekten de geri durmadı. Bunun üzerine rektörler tarafından fakülte dekanlıklarına gönderilen bir yazı ile başörtülü ve sakallı öğrencilerin fişlenmesi ve ilgili yazıda öğrencilerin kılık-kıyafetlerini içeren bilgilerin en geç Mayıs ayı ortasına kadar rektörlüklere bildirilmesi istendi.
İstifa etmek zorunda kaldılar
Yasakçı uygulamalardan yönetim kadrolarındaki öğretim görevlileri de paylarına düşeni aldılar. YÖK’ün başörtüsü yasağına “uygulama alanı” olarak seçtiği İÜ’de rektör Alemdaroğlu’nun, yasağın uygulanabilmesi için yetkilerini gasbettiği bir dekanla 3 bölüm başkanı görevlerinden istifa etmek zorunda kaldılar. Ayrıca, öğretim üyelerinden ve yöneticilerden, yasağın üniversite genelinde eksiksiz uygulanmasını isteyen Alemdaroğlu’nu eleştiren Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Biyofizik Bölümü Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şefik Dursun’un görevine derhal son verildi.
İhraç tehdidi
Yasaklar karşısında artan tepkilere, dönem sonu olmasına rağmen YÖK’ün cevabı, okuldan ihraç tehdidi oldu. Okuldan ihraç gerekçesi yapılması da hiçbir “resmi” tepkiye yol açmadı.
Başörtülü fotoğraf yasağı
Aralık 98′de toplanan YÖK Yürütme Kurulu, 1998 Üniversite Giriş Sınavı başvurularında, başörtülü fotoğrafı kabul etmeme kararını genişleterek, ÖSYM’nin yükseköğretim kurumlarına öğrenci alımıyla ilgili olarak yaptığı bütün sınavların başvurularında “başörtüsüz fotoğraf” koşulunu aramaya başladı. Toplantıda ayrıca, Lisansüstü Eğitim Sınavı (LES), Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS), Yabancı Öğrenciler Sınavı’nda (YÖS) da başı açık fotoğraf koşulu getirildi. Bursa’da yapılan Rektörler Komitesi ve Üniversitelerarası Kurul toplantısında da, başörtüsü takan öğrencilerin bir an önce cezalandırılmaları istendi.
1999 yılına sarktı
YÖK’ün 1998 yılı raporu açıklandığında, “öğrenim özgürlüğünü biçme operasyonu” resmi rakamlarla bir kez daha gözler önüne serildi. Rapora göre 1998 yılında kılık-kıyafet genelgesine (başörtüsü yasağı olarak okunmalı) uymadığı gerekçesiyle 101′i bir veya iki yarıyıl olmak üzere toplam 637 öğrenci okuldan uzaklaştırıldı. 1579 öğrenciye uyarı, 1017 öğrenciye de kınama cezası verildi. Halen 1006 öğrenci hakkında soruşturma devam ederken (bunlara 1999 yılı içerisinde çeşitli cezalar verildi), üniversitelerde disiplin yönetmeliğine aykırı davrandığı gerekçesiyle de 25 öğretim görevlisi ve idari personel, üniversite öğretim üyeliği mesleğinden veya kamu görevinden çıkarıldı. 91 üniversite görevlisine aylıktan kesme, 140′ına kınama, 216’sına uyarma, 9′una da kademe ilerleme cezası verildi. Disiplin yönetmeliğine aykırı davrandığı gerekçesiyle 57 üniversite personeli hakkında açılan soruşturma da 1999 yılına sarktı.
Beyinlerdeki örtüye hayır!
Başörtüsü takan öğrenciler sadece, kendileri ile aynı konumda olan, aynı sınavı kazanan, serbestçe eğitimini tamamlayan arkadaşları gibi eğitim hakkını kullanmak, mezun olmak ve uzun zaman maddi, manevi çaba göstererek kazandığı ve senelerce okuduğu okullarından diplomasını almak istemektedirler
Başörtülü öğrencilerin eğitimlerini tamamlayabilecekleri herhangi bir eğitim kurumu bulunmamaktadır. Binlerce öğrenci okulu bırakmak zorunda kalmıştır. Bazı öğrenciler ise, eğitimlerini tamamlamak üzere yurt dışına gitmişlerdir. Türkiye’den başka herhangi bir ülkenin üniversitelerinde başı örtülü eğitim görme engellenmemektedir. Fakat, yurtdışında eğitim görmenin maliyetleri çok yüksektir
Denklik sorunu
Öğrencilerin masraflarını karşılayabilecek maddi imkânları bulunmamaktadır. Ayrıca; yurt dışında eğitimi tamamladıktan sonra aldıkları diplomanın Türkiye’de geçerli olması için yine Yükseköğretim Kurumu’nun denklik vermesi gerekmektedir. Yükseköğretim Kurumu’nun başörtülü öğrencilerin Türkiye’de eğitimlerini tamamlamalarına izin vermediği gibi, başka üniversitelerden aldıkları diplomalara denklik vermemesi söz konusu olabilecektir.
Başörtülü gençlerimizin tek talepleri
Başını örten öğrencilerin tek talepleri eğitimlerini kendi ülkelerinde tamamlayabilmektir. Başörtüsü takan öğrencilerin giyim şeklini ideolojik ya da siyasi görüşleri değil, şahsi ve dinsel inanışları belirlemektedir. Zaten, bin yılı aşkın bir süredir devam eden bir giyim tarzının günlük siyasi ve ideolojik amaçlara bağlanabilmesine imkân bulunmamaktadır. Geleneksel olarak Türk kadınlarının büyük kısmı yüzyıllardır başörtüsü kullanmaktadır. Başörtüsü yüzyıllardır günümüze taşınmış, dini ve geleneksel bir giyim tarzıdır. Tüm dünya ülkelerinde dini veya geleneksel olsun, tüm giyim tarzları ve şekilleri hürmete layık görülmekte ve saygı duyulmaktadır. Üniversite öğrencilerinin istisna tutulmaları için herhangi bir sebep mevcut değildir
Başörtüsü ideolojik bir hareket değildir
Başörtüsü takan öğrenciler hiç bir zaman ideolojik amaç ya da amaçlar peşinde olmamıştır. Herhangi bir ideolojik harekete, bu yöndeki bir fikre, yazılı veya sözlü olarak katılmamışlardır. Başörtülü öğrenciler üniversitelerde yıkıcı ya da bölücü hiç bir olaya karışmamışlardır. Bu konuda somut tek bir örnek dahi bulunmamaktadır.
Kırk katır mı, kırk satır mı?
Bir üniversite öğrencisi için eğitimini tamamlamak ve mezun olmak hayati derecede önemli bir olaydır. Üniversitede alınan eğitim bireyin bundan sonraki hayatını şekillendirecektir. Alınan eğitim sonrası meslek sahibi olunabilecektir. Türkiye şartlarında üniversite eğitimi görmeye hak kazanabilmek oldukça büyük bir başarıdır. Başörtüsü takan öğrenciler de meslek sahibi olabilmek için oldukça fazla çalışmışlar ve büyük hayallerle üniversiteyi kazanmışlardır.
Yükseköğretim görmeyi amaçlayan başörtülü öğrenciler kendileri için çok önemli iki haktan birisini seçmesi, diğerini ise feda etmesi için zorlanmaktadır. Başını örten öğrencilere eğitimlerini tamamlamaları için izin verilmemekte ve başlarını açmaları şart koşulmaktadır. Öğrencilerin peruk takarak eğitimlerini devam ettirmeleri bile düşünceleri gerekçe gösterilerek engellenmektedir.
Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı 1993 tarihli fetvası
Bu durum eğitim ve din ve vicdan özgürlüğüne müdahale teşkil etmektedir. Halbuki, başörtüsü din ve vicdan hürriyetinin tezahürüdür. Bizzat devlete ait bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın değişik tarihlerde verdiği fetvalar vardır. Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı 1993 tarihli fetvasında “kadınların başörtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, Dinimizin, Kitap, Sünnet ve İslam Alimlerinin ittifakı ile sabit olan kesin emridir.
Din ve vicdan hürriyeti
Müslümanların bu emirlere uymaları dini bir vecibedir” ifadelerini kullanarak konuya açıklık getirmiştir. Bu noktada başörtüsünün din ve vicdan hürriyeti bağlamında değerlendirilmesi gerektiği açıklık kazanmaktadır.
Din ve vicdan hürriyeti, Anayasa ve uluslararası sözleşmeler ile güvence altına alınan kişiye bağlı dokunulmaz bir haktır. Nasıl düşünce hürriyeti, aynı zamanda düşünceyi ifade etme özgürlüğünü beraberinde getiriyorsa ve bir bireye “düşünebilirsin, ama özgürce ifade edemezsin” denemiyorsa, din ve vicdan hürriyeti, inanma ve inandığı kamu düzenine aykırı olmamak kaydıyla uygulama hakkını beraberinde getirir. İnanç, zaten insanın içinde olduğu için müdahale edilmesine fiilen imkân bulunmamaktadır. Bu durumda inandığı gibi yaşama, yani ibadet özgürlüğünün, din ve vicdan hürriyeti kapsamında olduğunda şüphe yoktur.
Psikolojik sarsıntılar
Öğrencilerden zaten hakkı olan eğitim karşılığında başını açmasının istenmesi çok büyük bir baskı unsurudur. Zira başörtüsü takan bir bayanın saçını açması bir kişinin kıyafetlerinde daha özenli olması veya eteğin boyunu uzatıp, kısaltması kadar basit bir olay değildir. Başörtüsü tamamıyla kişinin benliğine ilişkin bir husustur. Kişi kendi iradesiyle başını örtmektedir. İdarecilerin zorlaması sonu başını açacak olursa kendi düşünce ve benliği ile çelişecek ve inançlarına aykırı bir davranış içine girdiğinden psikolojik sarsıntı geçirecektir.
Çek elini örtümden
İnsanlar inancından dolayı niçin hep horlanır? İstediği gibi giyinmek, yaşamak başkalarının olduğu kadar onun da hakkı değil midir? Yıllardır çektirilen bu çilenin nedeni nedir? Yetmedi mi yaptırılanlar, yapılanlar? Kirli elleri başörtülerin üzerinden çekmenin vakti gelmedi mi? 28 Şubat savaşçılarının bile çoğu yaşlandı. Geleceğe umutla bakan yüz binlerce genç hayallerini okul ve üniversite kapılarında bıraktı. Emekler boşa çıktı. Eğitimler ya başlamadan bitti ya da yarıda kaldı. Direnenler fişlendi, haklarında soruşturma açıldı. Birçoğu hapsedildi. Hatta idam cezasıyla yargılananlar oldu. Onların zafer olarak nitelendirdiği talihsizlik, kafalardaki başörtülerin bir kısmını çıkardı. Ancak beyinlerdeki, gönüllerdeki başörtüleri bir türlü silip atamadı.
Rektörler! İlk hedef başörtüsü
28 Şubat maalesef birçok önemli olayın dönüm noktası oldu. Hedefler kati suretle çizilmişti. En tehlikeli gidişat irtica olarak görünüyordu. Bunun için önü hemen kesilmeliydi. Ama nasıl? Kafalardaki ampuller başörtüsünü işaret ediyordu. Çünkü 1950lerden bu yana kırsal kesimden kente göç eden kadınların okuma yazma oranları yükseliyordu. Bu oranın içinde başörtülü olanların sayısı da hayli fazlaydı. Ya eğitim ya başörtüsü sorunu İmam Hatip liselerinde bulunmadığı için genellikle örtülü bayanlar bu okulları tercih ediyordu. ÖSS-ÖYSdeki başarıları da artınca büyük illerdeki bazı okullar talep nedeniyle birkaç şube açmak zorunda kalıyorlardı. Üstelik yükseköğretim kurumlarında da boy göstermeye başlamışlardı. Hemen duruma el konulmalıydı. Daha önce 12 Mart muhtırası ve 12 Eylül askeri darbesinin yapamadığı yapılmalıydı. Bu yüzden 28 Şubat 1997 tarihinde yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında topyekün savaş ilan edildi. “Kıyafet Kanununa aykırı olarak ortaya çıkan uygulamalara kesinlikle mani olunmalı” kararının altına imzalar atıldı. Tüm üniversite rektörlerine iletilerek karar uygulamaya konuldu. Kolları sıvayan YÖK Başkanı Kemal Gürüz işe rektörleri başörtülü öğrencileri üniversitelerine almayın uyarısıyla başladı. İÜ Rektörü Kemal Alemdaroğlunun eline de koz geçmişti. Önceleri saç, sakal uzatanları, küpe takanları da arada kaynatırken artık tek başörtüsü ile mücadele verecekti.
“Sahne: 28 Şubat” Kamera motor
Artık film başlamıştı. Alemdaroğlu bilime ara verip başörtüsü yasağına takmıştı kafayı. İrticayı(!) eğitimden uzak tutmak için tam anlamıyla her yol denendi. Yasakçı uygulamalardan yönetim kadrolarındaki öğretim görevlileri de paylarına düşeni aldı. Yetkileri gasbedilen 1 dekan ve 3 bölüm başkanı görevinden uzaklaştırılan ilk mağdurlardan oldu.
Şaşırtıcı ataklar için yöntemde değişikliğe gidilmeliydi. Alemdaroğlu işkence diğer adı ile ikna odaları kurdurdu. Hitler faşizmini andıran bu psikolojik baskı ile hesaba çekilen öğrencilerden bir kısmı fazla direnemedi.
Aralık 98de toplanan YÖK Yürütme Kurulu, ÖSYMnin yükseköğretim kurumlarına öğrenci alımıyla ilgili yaptığı bütün sınavların başvurularında “başörtüsüz fotoğraf” koşulunu getirdi. Ayrıca LES, TUS ve YÖS de de bu şart geçerliydi. Sınırlamaların yanı sıra öğrencilerin okuldan atılmasının altyapısı olarak toplu disiplin cezalarının verilmesi gündeme alındı. Böylece 1999 yılında başörtülü öğrencilerin kökü kazınmış olacaktı.
YÖK 98 yılı raporunu sunduğunda sinsi oyunun kurban rakamları da ortaya çıkmış oldu. İşte gurur tabloları:
Kılık- kıyafet genelgesine uymadığı gerekçesiyle 101i bir veya iki yarıyıl olmak üzere toplam 637 öğrenci okuldan uzaklaştırıldı. 1579 öğrenciye uyarı, 1017 öğrenciye kınama cezası verildi. 1006 öğrenci hakkında soruşturma açıldı. Disiplin yönetmeliğine aykırı davrandığı gerekçesiyle 25 öğretim görevlisi ve idari personel, üniversite öğretim üyeliği mesleğinden veya kamu görevinden çıkarıldı. 91 üniversite görevlisine aylıktan kesme, 140ına kınama, 216sına uyarma ve 9una da kademede ilerleme cezası uygulandı.
Kemal Gürüz başarı sağladığını düşünerek kararttığı hayatlar için şu yanlış cümleyi kurdu: “Türbanlı öğrenciler aydınlatıldı ve aydınlatılmaya devam edilecek.” Galiba Gürüz olayları tersten okumayı seviyordu. Ya da işine öyle geliyordu.
2001 yılına gelindiğinde yasak Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde de uygulanmaya başlamıştı. Üstelik burada ekranlardan tanıdığımız bir isim, Zekeriya Beyaz görev yapıyordu. Onun tutumu da diğerlerinden farklı olmadı. 10 Ocak sabahı yaklaşık 1500 kız öğrenciyi kapıda bir sürpriz bekliyordu. Kampüs girişinde polislerin “ya başınızı açarsınız ya giremezsiniz” engeliyle karşılaştılar. Onlar girmemeyi tercih etti. Başörtülü öğrencilerin direnişine 1100 erkek öğrenci de içeri girmeyerek destek verdi. Böylece arkadaşlarının cezalarına da ortak olmuşlardı.
Sıra İmam Hatiplerde
Tabii ki İmam Hatiplere de sıra gelecekti. Onlara el atmadan başörtülülerin kökünü kazımak mümkün değildi. 2000-2001 öğretim yılından itibaren yasakçı tutum bu nadide okullara da sıçratılmıştı. Pilot okullarda başlatılan uygulama zamanla tüm eğitim yuvalarını sardı. Bazı okullarda öğrenciler aynı üniversiteli ablaları gibi kapı önlerinde bekletildi. Başlarını açmak istemeyen kız öğrencilere ağır disiplin cezaları layık görüldü. YÖK elini attığı her dalı kurutuyordu. İmam Hatip Liselerini bitirme gayreti tüm meslek liselerinin de başını yaktı. Bu okullarda okuyan öğrenciler artık kendi branşları dışında her hangi bir fakülteyi tercih edemeyecekti. Çünkü etmesi halinde yaklaşık 24 puanı yok sayılacaktı. Bu da binlerce kişiden geride koşmak demekti. YÖK katsayı ile yetinecek gibi değildi. Türkçe-Sosyal ve Sosyal puanlarıyla öğrenci alan fakültelere girişi Eşit Ağırlıklı puan türüne çevirdi. Bu da yetmedi. Aslında İlahiyat Fakültelerinin de önü kesilmeliydi. Bunun için bazı İlahiyat Fakülteleri ile yüksek okullarını kaldırdılar. İlahiyat kontenjanlarına da sınırlama getirdiler. Plan başarıyla sonuçlandı. Engellemelerin ardından İmam-Hatiplere talep büyük ölçüde azaldı. 8 yıllık eğitime geçilmeden önce toplam 601 İmam Hatip Lisesi bulunuyordu. Tam 19 bin öğretmen görev yapıyor ve 512 bin öğrenci eğitim görüyordu. 2002-2003 öğretim yılında öğrenci sayısı 65 bine, okul sayısı ise 450ye düşmüştü.
Öğrenci ihracı kaçınılmazdı
İmam Hatiplerin önüne çekilen setler ve üniversitelerde süren başörtüsü baskısı öğrencilerin bir kısmının eğitimlerini yarıda bırakmalarına, bir kısmının travmalarla başlarını açmalarına ve bir kısmının da perukla okullarına devam etmelerine sebep olmuştu. Okuma haklarının böylesine gaddarca ellerinden alınmasına tahammül edemeyen başörtülülerin aklına ilk gelen çıkar yol yurt dışı oldu. Büyük masrafları karşılayabilen aileler çocuklarını Amerika, Avusturya, Kıbrıs, Suriye ve İrandaki fakültelere göndererek eğitimlerini devam ettirmelerini sağladı. Birçoğu ise yardım derneklerinin desteği ile hayal bile edemeyeceği bu okullarda burslu okudu. YÖK yasakları yurt dışına da uzandı. KKTCdeki üniversitelere başörtülü öğrencilere eğitim verilmemesi kararı aldırıldı. Buna rağmen birçok ülkenin kapısı türbanlı öğrencilere ardına kadar açıktı. Şimdi binlerce öğrenci okullarını tamamlamanın yanı sıra birkaç dil öğrenmiş ve kendini geliştirmiş bir şekilde dönüyor ülkemize. Ancak YÖKün diploma denkliği safsatasıyla bazı üniversitelilerin diplomalarını kabul edilmiyor. Onlar da okudukları yere geri dönerek orda çalışmak zorunda kalıyorlar.
Umutlar başka bahara
Göründüğü gibi üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen 28 Şubat sahneden hiç inmedi. Bu zulmü bitireceğini vadeden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan henüz başörtülü hanımını T.B.M.M kapısından sokmayı başaramamıştır. 2007 ye girmiş olmamıza rağmen yasakları delme konusunda bir arpa boyu yol kat edemedik. Umutlarımızı yine başka baharlara erteledik. Ancak kaybetmedik.
A.G.DERGİSİ








1998 yilindan once imam hatip ogrencilerine verilen ekstra puanlardan bahsetmemissiniz. !998′den once bir suru imam hatipli haksiz yere yuksek puanli universitelere girip, bircok insanin onune gecti. basartusu yasagina katilmiyorum. 1998′de marmara universitesini kapisinin onundeki eyleemlere ben de katildim. Bugun yeni bi kanun cikip herkez basortusu giymek zorunda dense, yaninda protesto ettigim insanlarin benim basortusuz olma hakkimi savunucaklarina inanmiyorum.
a
Haziran 18, 2007 at 6:12 pm
Türkiyede böyle birşeyin olamayacağını sende biliyorsun ayrıca savunulan şeyler her zaman haksızlıklar olmalı o veya bu kişi değil!sen sadece egoist bir şekilde kendini düşünüyorsun
şeyma
Temmuz 27, 2007 at 10:57 am
ne diyeyim ALLAH bu dünyada da öbür dünyada da bildiği gibi etsin bu yasakları koyanların.Acaba onların anaları başlarını örtmüyorlarmış mı.benim 4 kızım var ikisi kapalı ve iahiyat okuyorlar diğer ikisi de işallah arkadan geliyorlar yakında.öcü değil haa dinmizin gereği olan başörtülü olrak.baş örtülü kızlarımızın çoğalması dileğiyle en kısa zamanda….ramazanın yüzü suyu hürmetine inşallah tüm dini yasakların kalkması dileğiyle.başta örtünün.Keşke bende imam hatipli olsaydım malesef kız meslek lisesine gittim.Mağdur anne İZMİR den
HÜLYA
Eylül 8, 2008 at 3:39 am