VaTaN

► "Mahzenden Göklere" ◄

1936-1939 Olayları

v936-1939 Olayları
1936’da bir araya gelen Arap liderleri Yahudilere karşı mücadelede önderlik edecek Arap Yüksek Komitesi’ni kurdular ve başlattıkları genel grevi ulusal bir ayaklanmaya dönüştürdüler. Bunun üzerine Filistin’e gelen bir komisyon, Yahudilerle Arapların aynı devlet içinde yer almasının mümkün olamayacağını, Filistin’in bölüştürülmesi gerektiğini öneren Peel Raporu’nu yayınladı. Bu rapor Filistinlilerin bağımsızlıklarını gölgeleyecek şekilde topraklarını ikiye böldüğü için Arapların ayaklanmasının daha da şiddetlenmesine neden oldu.1936-1939 yılları arasında köyden kente bölgenin her yerine yayılan bu ayaklanmalar diğerlerinden farklı olarak Yahudileri değil, İngilizleri hedef almaktaydı ve bu Filistinlilerin haklı tepkilerini koydukları en büyük direniş hareketiydi. Batılılar, Filistin’de Yahudi olmayan halkın varlığından Arap isyanının (1936-1939) o ünlü direnişi ile haberdar olmuşlardı. Ortadoğu’daki dengeleri korumak isteyen İngiltere bu gelişmelerin ardından önemli bir tutum değişikliği ifade eden Beyaz Belge’yi yayınladı. Bu belgede esas olarak, Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasının İngiliz siyasetinin parçası olmadığı, gelecek yıllarda yeni mültecilerin kabulünün Arap nüfusun onayına tabi tutulacağı açıklanmaktaydı. Filistin’de Arap ve Yahudilerden oluşan iki uluslu bir devlet kurulmasını ve göçmen sayısının beş yıl içinde toplam 75.000 olarak dondurulmasını öneren bu belge Siyonistleri şok etti. Filistin büyük ayaklanmasını durdurmayı amaçlayan bu belge farklı direniş grupları arasında bölünmeye yol açarak İngilizlerin umduğu sonucu sağladı ve ayaklanma kolaylıkla bastırılmış oldu. Bu belgeye tepki gösteren dönemin ABD Başkanı Herry Truman, İngiltere’den derhal 100.000 Yahudi’nin Filistin’e girmesine izin verilmesini ve göç limitlerinin kaldırılmasını talep etti.
İngiltere tarafından yayınlanan Beyaz Belge (White Document) Filistin’de yeni bir dönemin habercisi olmuştur. Siyonistler daha sonra „Kara Belge“ adını verdikleri bu yeni belgeden sonra artık İngiliz Manda yönetimini de faaliyetlerinde hedef almaya başladılar. Ancak Siyonist hareketin gelişimi için İngiliz mandası önemli bir fırsat olmuştu. İngiliz mandasının onaylandığı 1922 yılından 1940 yılına kadar Yahudi nüfusu 83.790’dan 467.000’e (bu dönemde 1.528.000 nüfusun üçte biri) ve Yahudi halkın sahip olduğu toprak da 60.100 hektardan 155.200 hektara çıktı.

Kaynak

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Manda yönetimi

Manda Yönetimi
1917’de fiilen başlamış olan İngiliz yönetimi 25 Nisan 1920’de yapılan San Remo Konferansı’nda Filistin üzerinde İngiliz Mandası’nın kabul edilmesiyle garanti altına alınmış oldu. İki yıl sonra da Filistin tamamen İngiliz yönetimine bırakıldı ve Siyonist olduğu açıklanan Sir Herbert Samuel Filistin’e ilk İngiliz Yüksek Komiseri olarak gönderildi.
I. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin hemen ardından Balfour Deklarasyonu’ndan cesaret alan çok sayıda Yahudi Avrupa’dan Filistin’e göç etti. 1920 Eylül’ünde 16.500 kişilik bir Yahudi grubunun Filistin’e göç etmesi kararı alındı. Bu da Filistinler arasında Yahudi karşıtı söylemi güçlendirdi. Bunun akabinde 1921 yılının Mayıs ayında Kudüs’te büyük bir ayaklanma çıktı ve ayaklanma polis ve asker tarafından güçlükle bastırılabildi. Bölgeye gönderilen Haycraft Araştırma Komisyonu’nun raporuna göre Yahudi karşıtı Filistin hareketinin nedeni, Yahudilerin göçü nedeniyle bölgede siyasi ve ekonomik dengelerin bozulması, Filistinliler arasında işsizliğin artması ve buna bağlı olarak Filistinlilerin geleceğe dair endişeleridir. Okumaya devam et

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Balfour Deklarosyonu

Balfour Deklarasyonu
İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour daha sonra „Balfour Deklarasyonu“ olarak adlandırılacak olan mektubu 2 Kasım 1917’de Siyonist lider Lord Rothschild’e gönderdi. Balfour, İngiltere’nin Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için tüm imkanlarını kullanacağını bildiriyordu:
1- Filistin’de ulusal vatanın temini konusunda İngiliz desteği,
2- Bu amacın gerçekleşmesi için İngilizlerle işbirliği, Okumaya devam et

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Birinci Dünya savaşında Siyonist Hareket

I. Dünya Savaşı Sırasında Siyonist Hareket ve Filistin
Ortadoğu’ya güçlü bir şekilde yerleşmek için bekleyen İngiltere ve Fransa için I. Dünya Savaşı bulunmaz bir fırsat olarak görüldü. Savaşta Osmanlı-Alman İttifakı’nın karşısında yer alan bu güçler, Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarında yaşayan Arap halkı Osmanlı’ya karşı harekete geçirmeyi başardılar. Şerif Hüseyin ve Mc Mahon arasında uzun yazışmalar sonrasında yapılan anlaşmaya göre Arapların itilaf devletlerine sağlayacağı destek karşılığında İngiltere Filistin’i de içeren Arap topraklarına bağımsızlık sözü verdi. Okumaya devam et

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Eğitim

Filistin’de gerek Filistin otoritesine ait, gerekse UNRWA (BM Yardım ve Çalışma Örgütü) yönetimi altında bulunan okullar çok ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadırlar. Son yıllarda zaten kalabalık olan sınıflar, Filistin’e yapılan yardımların azalması nedeniyle daha da kalabalıklaşmış ve okulların finanse edilmeleri zorlaşmıştır. Okullarda ciddi öğretmen açığı bulunmaktadır. Filistin’de okuma-yazma oranı %89,2’dir. Öğrenim çağına gelmiş çocukların okula kaydolma oranı %96’ları bulmaktadır. Ancak söz konusu rakamların Aksa İntifadası’ndan önceki rakamlar olduğu unutulmamalıdır. Zira, bu tarihten sonra Filistin konusunda ciddi bir istatistik yapılmamıştır. Yine 2000 yılına ait istatistiklere göre Filistin’deki öğretmen sayısı 32.000’dir. Filistin’de üniversiteli öğrenci sayısı ise 75.000’dir.
Filistinli mülteciler geleceğe yatırım açısından eğitime çok önem veren bir toplumdur. Yarım yüzyıldan daha uzun bir zamandan beri çok zor şartlar altında yaşıyor olmalarına rağmen Filistinliler, Ortadoğu’daki en eğitimli grubu temsil etmektedir. Ancak Filistin Eğitim Enformasyon Dairesi tarafından hazırlanan bir raporda Filistin’deki eğitim kurumlarının ve öğrencilerin İsrail işgal güçlerinin birinci derece hedefi olduğu hatırlatılarak, bunun eğitim üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekmekteydi. Rapora göre Aksa İntifadası’nın başladığı 29 Eylül 2000 tarihinden Ocak 2003 tarihine kadar geçen süre içinde 298 kız ve erkek öğrenci İsrail işgal güçlerinin saldırılarına hedef olarak hayatını kaybederken, 2.780 öğrenci de yaralandı. Yedi okul İsrail askeri güçlerinin emirleriyle tamamen kapatılırken, 850 okulda da eğitim geçici olarak durduruldu. İşgal güçleri 197 okula ve üç Eğitim Öğretim Müdürlüğü’ne ani baskınlar düzenlediler. El-Halil’de üç okul askeri kışlaya dönüştürülürken, 25 okul askeri güçler tarafından işgal edilerek tutuklama merkezi haline getirildi. Yine aynı süre içinde 166 öğrenci ile 75 öğretmen tutuklandı.
UNRWA ile birlikte İslam Kalkınma Bankası ve İslam Konferansı Örgütü’nün, mültecilere ilk ve orta eğitimin yanı sıra mesleki ve teknik eğitim imkanlarını arttırma yönünde sağladığı maddi imkanlar, İsrail’in işgal siyaseti sebebiyle gelişme gösterememektedir. Eğitimin sık sık kesintiye uğradığı Filistin’de bazen bir haftalık sınavlar iki aylık bir sürede ancak yapılabilmektedir. Filistin Eğitim Bakanı üniversitede sınavların nasıl yapıldığını şöyle anlatıyor: „Güvenlik önlemleri çerçevesinde bazen bir okulu tamamen başka bir yere taşımak ya da personelini değiştirmek zorunda kalıyoruz. Kızılhaç; sınav kâğıtlarının dağıtılması, toplanması ve öğretim görevlilerine gönderilmesi konusunda yardımcı oluyor. Öğretim görevlileri 20 gün içinde sınav kâğıtlarını değerlendiriyorlar. Cenin ve Tulkarim gibi şehirlerde kâğıtlar hemen ertesi gün postaya verilerek öğrencilere ulaştırılıyor.“ Okumaya devam et

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Dini Durum

Filistin topraklarında (Batı Şeria ve Gazze) nüfusun %90’dan fazlasını Filistinli Müslüman ve Hıristiyan Araplar oluşturur. Yahudi sayısı ise, sonradan bölgeye gelen yerleşimcilerle birlikte %10’a yükselmiştir. Filistinli Arap nüfus içinde Hıristiyan olanların oranı %5’tir. Farklı dini gruplar arasındaki ilişkiler Yahudilerin Filistin topraklarına göç etmeye başladığı zamandan bu yana son derece gergindir. Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs’te sayıları gittikçe artan yerleşimciler, yarım yüzyıldan daha uzun zamandır çok zor koşullarda yaşayan Filistinli mülteciler, Kudüs sorunu ve ekonomik kaynakların adaletsiz paylaşımı gibi pek çok sorun ilişkilerin giderek bozulmasına neden olmuştur. Tüm bu problem alanlarının içinde farklı dini grupların her birinin en çok hassasiyet gösterdiği sorun Kudüs’tür. Üç büyük semavi din için de büyük önem taşıyan Kudüs şehri, MÖ 2000’li yılların başında Hz. Davud’un İbrani kabilelerinin yaşadıkları bölgenin ortasında bulunan bu şehri krallığına başkent yapmasıyla tarih sahnesine çıkmıştır. Yahudi inancına göre, Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ı Allah için kurban etmeye giriştiği (Yahudi inancına göre Hz. İbrahim’in meşru oğlu İshak’tır. Hz. İsmail onlara göre Hz. İbrahim’in gayri meşru oğludur. İslam inancına göre ise Allah adına kurban edilmek istenen kişi Hz. İsmail’dir) Moraih Tepesinde Hz. Süleyman’ın ilk mabedi yapmış olması, şehrin önemini artırmıştır. M.Ö. 6. yüzyılda Babil hakimiyeti sırasında Yahudilerin baş kaldırması esnasında Babilliler, bu mabedi yıkmışlar ve ardından da Yahudi toplumunun ileri gelenlerini Babil’e sürmüşlerdir. M.Ö. 538’den itibaren başlayan Pers egemenliği altında yeniden inşa edilen mabet, tüm Yahudileri birleştiren bir kutsal yer olarak varlığını sürdürmüştür. M.Ö. I. yüzyılda Kral Herod döneminde bugün ancak dış duvarının küçük bir kısmı ayakta kalmış olan görkemli mabet, 480 metre uzunluğunda ve 280 metre genişliğinde bir alanda yeniden inşa edilmiştir. M.S. 70 yılında Roma hakimiyeti döneminde Romalı General Titus bu mabedi yerle bir etmiştir ve o günden bu yana Yahudiler bu mabedin ayakta kalan Batı duvarı önünde ağlamaktadırlar. Ağlama duvarı olarak adlandırılan bu duvar, Yahudiler için yıkım gününü simgeleyen çok özel bir semboldür. Okumaya devam et

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Ekonomik Durum

1948 öncesi Filistin topraklarında ekonomik dengeler büyük oranda Filistinliler lehine bir görünüm arz ediyordu. Bu tarihte bölgede tarımsal üretimde kullanılan özel mülkiyet oranlarına göre, Filistinli Arapların sahip olduğu tarımsal alan 24.670.000 dönümü bulurken, Yahudilerin sahip olduğu tarımsal üretim alanı ise sadece 1.514.000 dönüm idi. Yahudilerin ekonomik refahı ile Filistinli Araplarınki arasındaki fark karşılaştırılamayacak kadar büyüktü. Endüstriyel açıdan bakıldığında da, İngiliz sömürge yönetiminin işgalinin başlarında yapılan bir istatistik, 1927 yılında Filistin’de 1236 endüstriyel yatırımın bulunduğunu, üretim tesislerinin %75’inin Filistinlilere (925 adet), buna karşın sadece %24’ünün Yahudilere (300 adet) ait olduğunu göstermekteydi. Yahudi göçleri ve buna bağlı olarak uluslararası Siyonist örgütlerin ekonomik yardımları ile bu denge zaman içinde tersine döndüğü halde uzun yıllar, Filistin’deki ekonomik varlıklar Filistinlilere ait olarak kalmıştır. Ancak İsrail’in kurulmasından sonra Filistin topraklarının %80’indeki tesisler Yahudilerin eline geçmiştir. Okumaya devam et

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

İsraildekı Filistinli Arap azınlık

İsrail’in 5.000.000’u aşan nüfusunun yaklaşık %81’i Yahudi’dir. Nüfusun çoğu Müslüman olmak üzere yaklaşık %17’si Arap, geri kalan %2 ise Dürzi, Çerkez ve diğer küçük gruplardan oluşmaktadır. Yahudi olmayan nüfusun %77’sini teşkil eden Müslüman Araplar Sünni’dir. İsrailli azınlıkların yoğun olarak yaşadıkları yerler Celile, Hadera, Negev ve Kudüs’tür. Müslüman Arapların yarısından fazlası Celile’deki köy ve kasabalarda yaşamaktadır. Azınlık grupları içinde milli kimliği en fazla öne çıkan grup pek tabii ki Filistin meselesine bağlı olarak Arap azınlıktır. Okumaya devam et

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Filistinli Kimdir?

Uzmanlar „kimlik“ kelimesinin tanımlanmasında „bir kişiyi“ ya da bir grubu başkalarının nasıl tanımladıklarına değil, „o kişinin“ ya da „grubun“ kendilerini nasıl tanımladıklarına bakmak gerektiğini söylemektedirler. Bu açıdan bakıldığında, her ne kadar Filistin bölgesindeki insanlar homojen bir yapı gösterseler de, değişik ülkelere dağılmış olan Filistinlilerin tam olarak birbiriyle örtüşmeyen „Filistinli kimliği“ tanımı yaptıkları görülmektedir. Ortadoğu ülkeleri başta olmak üzere, nüfusunun yarısından fazlası dünyanın değişik bölgelerine dağılmış vaziyette yaşayan ve birbirleriyle sıkça ilişkiye girmeyen farklı birkaç Filistinli yaşamının varlığı tek bir milli kimlikten bahsetmeyi zorlaştırır. Filistinliler, yaşadıkları tarih, şu anda içinde bulundukları farklı sosyo-ekonomik koşullar ve farklı coğrafyalar nedeniyle özgün bir konuma oturtulmak zorundadır.
Filistinlilerin kendi benliklerini ortaya koymaları 1880’lerden başlayarak Filistin’e akın eden Yahudilere olduğu kadar Siyonist örgütlerin Filistin hakkındaki ideolojik beyanlarına karşı bir tepkiydi aynı zamanda.
Filistinli kimlik bilincinin oluşumu Filistin sorunu ile iç içe geçmiştir. Bu özelliği dolayısıyla sürekli anti-İsrail, anti-Yahudi söylemle beslenmiştir. Dolayısıyla büyük oranda bir „tepki kimliğidir“. Yaşadıkları zor şartlar ve uğradıkları haksızlıklar nedeniyle bir „direniş kimliğidir“ de aynı zamanda. Neye ya da kime karşı direniş? Çoğu zaman İsrail’e, bazen de yaşadıkları ülkelerdeki çoğunluk unsurlarına karşı bir direniş ve tepki kimliği. Okumaya devam et

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Sosyal Yapı

Batı Şeria ve Gazze bölgelerinden oluşan Filistin’de sosyal yapı birbirinden kısmen farklıdır. Batı Şeria’da toplumun etnik olarak %83’ünü Filistinli Araplar oluştururken, geri kalan %17’lik oranı Yahudi nüfus teşkil etmektedir. Dini açıdan nüfusun %75’i Müslüman, %17’si Yahudi ve %8’i de Hıristiyan ve diğer din mensuplarından oluşmaktadır. Dil açısından bakıldığında ise, etnik yapıya uygun olarak Filistinli Arapların tamamına yakını Arapça, Yahudiler İbranice ve İngilizce konuşmaktadır.
Yahudi işgalinden kısmen korunmuş olan Gazze Şeridi’nde ise nüfusun % 99.4’ünü Araplar, % 0.6’sını ise Yahudiler oluşturmaktadır. Bölgede yaşayan halkın %98.7’si Müslüman, %0.7’si Hıristiyan ve %0.6’sı ise Yahudi’dir. Kaynak

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Coğrafi Konum

10.435 km2’lik yüzölçümüne sahip olan Filistin, Akdeniz’in doğusunda, Ürdün’ün batısında ve Lübnan’ın güneyinde yer almaktadır. En önemli akarsuları Şeria nehri olarak da adlandırılan Ürdün nehri ile Yermük nehridir. İsrail işgali altındaki Filistin topraklarıyla Ürdün toprakları arasında sınır oluşturan Ürdün ırmağının doğusu Doğu Yaka, batısı Batı Yaka (Batı Şeria) olarak adlandırılır. Her iki yaka da tarıma elverişli düzlüklerden oluşmaktadır. Ürdün ırmağı, batısı işgal altında, doğusu Ürdün’ün elinde olan Lut gölüne akar. Ölü Deniz olarak da adlandırılan Lut gölü tuz ve fosfat bakımından zengindir. Kaynak

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

KİMLİK BİLGİLERİ

Resmi adı: Filistin Ulusal Otoritesi (Filistin Özerk Yönetimi)
Başkent: Kudüs
Nüfusu: 3.512.062 (Batı Şeria 2.237.194 Gazze 1.274.868).
Yüzölçümü: 10.435 km2 (1948 öncesi İngiliz işgali döneminde Filistin topraklarının toplam yüzölçümü 27.000 km2’dir.)
Önemli Şehirleri: Kudüs, Ramallah, Nablus, Beytüllahim, El Halil, Cenin, Refah.
Din: %85 Müslüman, %5 Hıristiyan, %10 Yahudi.
Dil: Arapça, İbranice.

Kaynak

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Şeyh Ahmet Yasin

Şeyh Ahmet Yasin’in şehid edilmesi
İsrail’in insan hakları ihlalleri, yargısız infazlar ve uluslararası sözleşmeleri ihlal konusunda umursamaz tutumuna en çarpıcı örneklerden biri kuşkusuz Filistin İslami Direniş Hareketi Hamas’ın kurucusu Şeyh Ahmet Yasin’e yönelik füze saldırısıdır. 22 Mart 2004 tarihinde gerçekleştirilen suikastla, 68 yaşındaki Yasin, tekerlekli sandalyesi ile sabah namazından döndüğü bir sırada, yanındaki dokuz kişi ile birlikte hayatını kaybetti. Yasin suikastı, bir yandan İsrail’in kanlı katliam tarihinde kara bir leke olarak yerini alırken, diğer yandan da, „barış“ kelimesini belki de bir uzun süre gündeme gelmemek üzere sona erdiren dönüm noktası olarak kayıtlara geçti.Kendini bile savunamayacak kadar fiziksel özürlü olan sivil bir lideri katlet Okumaya devam et

Ocak 27, 2007 Posted by | Önemli Kişiler | Yorum bırakın

11 Eylül Sonrası

11 Eylül Saldırıları’nın Ardından Amerika’da Filistinlilere Yönelik İnsan Hakları İhlalleri
11 Eylül saldırılarının ardından oluşan „anti-terörizm“ atmosferinde potansiyel terörist olarak algılanan Arap ve Müslümanlar aleyhinde yapılan propaganda başarıya ulaşmış gibi gözükmektedir. Taliban, Bin Ladin, El Kaide, Vahhabi gibi terimlerin ve isimlerin bugün insanların zihinlerine olumsuz birer imge olarak kazınmış olması bu başarının en büyük göstergesidir. Okumaya devam et

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Mitchell Komisyonu

II. İntifadanın hemen ardından 17 Ekim 2000 tarihinde BMGK’nın kabul ettiği 1322 sayılı kararla, Eylül’de başlayan çatışmaların engellenmesi ve meydana gelen trajik olayların çabuk ve objektif bir şekilde araştırılması amacıyla bir mekanizmanın kurulması öngörülmüştür. Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, Ürdün Kralı II. Abdullah ve AB Ortak Dış ve Savunma Politikası Temsilcisi Javier Solana’nın temsilcisi, Şarm el-Şeyh zirvesinde uluslararası bir araştırma komisyonu kurulmasını desteklemişlerdir. Bu amaçla, Kasım 2000’de ABD Senatörü George Mitchell Başkanlığında oluşturulan Mitchell Komisyonu, „şiddetin niye başladığı“ ya da „kimin sorumlu olduğu“ sorusundan ziyade, „nasıl önlenebilir“ sorusunu çalışmalarında esas almayı amaçlamıştır. Okumaya devam et

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Yerleşimciler

Yerleşimciler: Filistin Topraklarında İsrail Karakolları
Ortadoğu Barış Süreci’nin başladığı günden itibaren, iki taraf arasındaki çözülmesi en zor problemlerden biri, Yahudi yerleşim birimleri meselesi olmuştur. İsrail hükümeti mülteciler ve Kudüs meselelerinde gösterdiği uzlaşmaz tutumu yerleşim birimleri konusunda da sürdürmüştür. 1967’de İsrail’in Batı Şeria’yı ve Gazze’yi işgal etmesiyle birlikte bu bölgelerdeki demografik yapı hızla değişmeye başlamıştır. 1967 savaşının hemen ardından İşçi Partisi hükümeti, işgal altındaki toprakları İsrail ile birleştirmek için harekete geçmiş, Doğu Kudüs’ü ilhak etmiştir. Okumaya devam et

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Ortadoğuda Yeni Utanç Duvarı

Güvenlik Duvarı: Ortadoğu’da Yeni Utanç Duvarı
Güvenlik duvarı ilk kez İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un 21 Şubat 2002 tarihinde Filistin ile İsrail arasında güvenliği sağlamak için „tampon bölge“ oluşturma yönünde alınan kabine kararını kamuoyuna açıklamasıyla gündeme gelmiştir. Ardından Şaron 3 Haziran’da temel olarak Yeşil Hattı takip edeceği öne sürülen 700 kilometrelik duvarın 110 km’lik kısmının inşasını onaylamıştır. İsrail kabinesi 23 Haziran’da bir oya karşı 25 oyla yeni „güvenlik konsepti“ni kabul etmiştir. Üç etapta inşa edilmesi planlanan duvarın ilk etabı olan kuzeyden güneye 110 kilometrelik kısım Temmuz 2003 sonunda tamamlanmıştır.Kilometre başına maliyeti 1.6 milyar dolar olan duvar, 8 metre yükseklikte olup tamamlandığında, Berlin Duvarı’nın uzunluğunun 10 katından fazla ve yüksekliğinin 2 katı olacaktır. Her 200 metrede bir gözlem kulesi bulunan duvar, elektrikli tel örgülerle, derin ve dört metre genişlikte hendekler ile çevrilidir. Duvarın yakınlarında kimsenin dolaşmaması için uzaktan kumandalı silahlar bulunmaktadır. Kimi bölgeler ayak izlerinin takip edilebilmesi amacıyla kumlarla kaplanmıştır. İsrail askerlerinin sürekli devriye gezdikleri bir de yol vardır. Okumaya devam et

Ocak 27, 2007 Posted by | İsrail | Yorum bırakın

Dolaşım özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar

İsrail, II. İntifada’nın başlangıcından itibaren işgali altında tuttuğu
topraklarda Filistinlilerin dolaşım özgürlüğüne çok ciddi sınırlamalar
getirmiştir. Sadece Eylül 2000 ve Şubat 2001 tarihleri arasında, sınır
içi dolaşım sınırlamaları ve engellemeleri Batı Şeria’nın tamamında ve
Gazze’nin ise %89’unda uygulanmıştır. Gazze ve Batı Şeria’ya giden
güvenli koridor uzun süre kapalı tutulmuştur. Filistin’in tek havaalanı
olan Gazze’deki Dahania Havaalanı uzun süre kapalı tutulmuştur.
Filistinlilerin İsrail’e girişleri sınırlandırılmış ve 100.000
Filistinlinin işyerlerine ulaşımı engellenmiştir.
Gazze, Han Yunus ve Refah şehirleri arasındaki hareket engellenmiş,
Batı Şeria’da İsrail askerlerine ait yüzlerce kontrol noktası inşa
edilmiştir. Tüm bu sınırlama ve ablukalar nedeniyle işsizlik oranı
%11’den %38’e çıkmıştır. İsrail’in güvenlik gerekçesi ile uyguladığı bu
kısıtlamaların ekonomik anlamda Filistinliler için yıkıcı etki yaptığı
söylenebilir.
İsrail
tarafından uygulanan ablukalar ve kısıtlamaların bölgedeki sağlık ve
eğitim şartları üzerinde de önemli etkileri olmuştur. Hastaneye
ulaşımların engellenmesi nedeniyle pek çok Filistinli tedavi olma
imkanından yoksun bırakılmış; ayrıca, El-Halil’de çok sayıda okul
kapatılmış, 13.000 öğrenci eğitim imkanından mahrum bırakılmış ve
yaklaşık 500 öğretmen işsiz kalmıştır. Kapatılan okullar içinde askeri
üsse çevrilenler de olmuştur.
İsrail askerlerinin aşırı güç
kullanımı ve uluslararası hukukla uyuşmazlığı, bu güçlerin hasta ve
yaralıları taşıyan ambulansları engellemelerinde de görülebilir. İsrail
askerleri bu araçlara defalarca saldırmakla kalmayıp aynı zamanda
ambulans ve özel araçların hastanelere ulaşmasını engellemektedir.
Kaynak

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

SİMGE ÇUBUĞUNDA ANİMASYON (JavaScript)

<SCRIPT language=JavaScript>
function login()
{
window.open(” “, “Bedavajava”, ‘WIDTH=750,HEIGHT=550,resizable=no, status=no’);
}
var message = new Array();
message[0] = “Bedavajava” //Buradaki Yazıyı Değiştirebilirsiniz
var reps = 2;
var speed = 100;
var p = message.length;
var T = “”;
var C = 0;
var mC = 0;
var s = 0;
var sT = null;
if (reps < 1) reps = 1;
function doTheThing() {
T = message[mC];
A();
} Okumaya devam et

Ocak 27, 2007 Posted by | Web Master Kaynakları | Yorum bırakın

Tutuklu ve Gözaltındaki Filistinliler

İsrail’in kurulduğu yıldan itibaren en sık işlediği insan hakları
ihlallerinden biri, Filistinlilere karşı sistematik olarak işkence
uygulamasıdır. İsrail zindanlarındaki Filistinli tutukluların tam bir
insanlık dramı yaşadıkları, bu insanların işgal yönetiminin görevlileri
tarafından her türlü insanlık dışı muameleye ve işkencenin her şekline
maruz bırakıldıkları çeşitli insan hakları örgütlerinin raporları ile
doğrulanmıştır. Bugün İsrail cezaevlerinde binlerce Filistinli tutuklu
bulunmaktadır. Filistin Özerk Yönetimi’ne bağlı Esirler Bakanlığı’nın
hazırladığı rapora göre Filistinlilerin %25’i en az bir kere işgalci
İsrail askerleri tarafından tutuklanmıştır.

Serbest Kalan Esirlerin Yeniden Topluma Kazandırılması Programı
Genel Müdürü Radi el-Cera’i konuyla ilgili olarak Batı Şeria’nın
Ramallah şehrinde düzenlenen bir panelde yaptığı açıklamada halen
İsrail zindanlarında 7.254 Filistinli kadın ve erkek esir bulunduğunu
ifade etmiştir. El-Cera’i’nin verdiği bilgilere göre işgal devletinin
zindanlarında tutulan Filistinli esirlerin 322’sini yani %4.2’sini
çocuklar oluşturmaktadır. Çocuk yaşta olmayanların ise yaş gruplarına
göre dağılımı şu şekildedir: 18-30 yaş %53.1; 31-40 yaş %37.1; 51-60
yaş %3.2; kalanı 60 yaş üzeri. El-Cera’i İsrail zindanlarında halen 63
Filistinli esir kadının bulunduğunu belirtmiştir. Kadınların çoğunluğu
İsrailli ağır cezalı kadınların bulunduğu Teretsiya Hapishanesi’nde
tutulmaktadırlar. Zindanlarda bulunan Filistinli esirlerin %31.3’ünün
evli, %68.7’sinin ise bekar olduğu ifade edilmiştir.
Tutuklular
genellikle, İsrail’de işkence mekanizması durumundaki iç istihbarat
örgütü ŞABAK’ın diğer adıyla Shin-Bet’in sorgulama odalarından
geçmektedirler. İsrail yasaları Filistinlilere işkence yapılmasına izin
verdiğinden, Filistinliler zindana atılmadan önce işkenceye tabi
tutulmaktadırlar. Bu işkence birçoklarının ömür boyu sakat kalmalarına
sebep olurken, birçok kişi de bu işkence yüzünden hayatını
kaybetmektedir. İsrail insan hakları örgütü Betselim’in
raporlarına göre Birinci İntifada’nın başladığı 8 Aralık 1987
tarihinden Şubat 1995 sonuna kadar geçen süre içinde İsrail
zindanlarındaki Filistinli mahkumlardan 35’i işkenceyle öldürülmüştür.
FKÖ’nün
imzaladığı özerklik anlaşmalarına göre İsrail hapishanelerindeki
Filistinli tutukluların büyük bir çoğunluğunun serbest bırakılmaları
gerektiği halde İsrail yönetimi, söz konusu anlaşmaları
desteklediklerine ve İsrail’e karşı tavır almayacaklarına dair bir
belge imzalamaları şartıyla tutukluların çok az bir kısmını serbest
bırakmıştır. Onlardan boşalan yerleri de çok geçmeden yeni tutuklularla
doldurmaya başlamıştır. Öte yandan İsrail Yüksek Mahkemesi’nin
Filistinlilere elektrik şoku verilerek işkence edilmesinin yasaklanması
için İsrailli bir hukuk derneğinin açtığı davayı reddetmesi, bu ve
benzeri pek çok kararla işkenceye yasal bir boyut kazandırmıştır.
İsrail genel savcısı bu davanın reddedilmesiyle ilgili açıklamasında,
elektrik şokuyla veya diğer metotlarla yapılan işkencenin Filistinli
savaşçıların planladığı birçok eylemin önüne geçtiğini ileri sürmüştür.

Uluslararası Af Örgütü’nün yayınladığı bir rapora göre de
İsrail, Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’yi işgal ettiği 1967 tarihinden
2000 yılına kadar 700.000 Filistinliyi tutuklamış ve bunların % 90’ına
işkence etmiştir. İsrail zindanlarına giren Filistinlilerden seçilen
477 kişi üzerinde Dr. Kute adında bir bilim adamının öncülüğünde
yapılan bir araştırma sonucunda, seçilenlerden %95.8’inin işkence
gördüğü tespit edilmiştir. Uygulanan işkence metotları konusunda
verilen rakamlar ise şöyledir: Araştırma için seçilenlerin %92.9’unun
aşırı soğukta tutulduğu, %76.7’sinin aşırı sıcağa maruz bırakıldığı,
%91.6’sının uzun süre ayakta tutulduğu, %68’1’inin boğazlarının
sıkıldığı ve boğulmakla tehdit edildikleri, %77.4’ünün uzun süre aç
bırakıldıkları, %86’sının uzun süre tek kişilik hücrelere
kapatıldıkları, %71.5’inin uzun süre uykusuz bırakıldıkları,
%81.6’sının şiddetli şekilde etlerinin sıkıldığı, %94.8’inin sözlü
hakaretlere uğradıkları, %90.6’sının değişik şekillerde tehdit
edildikleri, %70,2’sinin başkalarına yapılan işkenceyi seyretmek
zorunda bırakıldıkları, %13.4’ünün zararlı gazları teneffüs etmeye
zorlandıkları, %9.5’inin de başta elektrik şoku olmak üzere çeşitli
işkence uygulamalarına maruz bırakıldıkları tespit edilmiştir. Ayrıca
bunlardan %28.1’ine kendi yakınlarının gözlerinin önünde işkence
edildiği, %27.9’unun eşlerine ve annelerine cinsel tecavüzde
bulunulacağı tehdidinin yapıldığı, %44.9’unun yakınlarının yanında
dövüldüğü tespit edilmiştir. Seçilenlerden %41.9’u maruz kaldıkları
işkenceler yüzünden aile fertleriyle ilişkilerinde problemler
yaşamaktan, %44.7’si de topluma uyum sağlamakta zorluk çekmekten
şikayetçi olmuşlardır. Araştırma için seçilen kişilerden %20.1’inin
cinsel sorunlar yaşadıkları, %76.5’inin de ekonomik problemler içinde
oldukları belirlenmiştir.
İkinci İntifada sonrası şiddetin
tırmanması ile tutuklulara ve hapishanelerdeki Filistinlilere yönelik
işkencenin arttığı gözlemlenmiştir. İsrail’de İşkenceye Karşı Halk
Komitesi’nin (The Public Committee Against Torture in İsrael) 2003
yılında yayınladığı bir rapora göre İntifada’nın başladığı Eylül
2000’den Nisan 2003’e kadar olan dönemde 28.000 Filistinli
tutuklanmıştır. Tutuklananların ise %58’inin fiziksel şiddete maruz
kaldığı, %52’sinin uykudan mahrum bırakıldığı ve %72’sinin küçük
düşürücü ve aşağılayıcı sözlere muhatap bırakıldığı tespit edilmiştir.
Nisan ayının başından Mayıs ayının ortalarına kadar yaklaşık bir buçuk
aylık oldukça kısa bir dönemde 5.362 Filistinlinin tutuklandığı ve
bunlardan 1.107’sinin gözaltına alındığı ifade edilen raporda
işkencenin boyutları tüm çıplaklığı ile ortaya konmaktadır.
İsrail
Savunma Kuvvetleri’ne mensup askerlerin tutuklu ya da gözaltındaki
Filistinlilere yönelik işkence metotlarını aşağıdaki şekilde özetlemek
mümkündür.
Gözaltına alınanların ve akrabalarının evlerini aramak ve evlerine zarar vermek,
Tutuklular için özel olarak hazırlanan tesislerde çeşitli yöntemlerle fiziksel işkenceye maruz bırakmak,
Tutukluları saatlerce zincirli tutmak,
Tutukluları aşırı sıcak ve aşırı soğukta savunmasız bırakmak,
Tutuklunun
hayatta kalmasına imkan verecek kadar hava ve güneş alan, 1-1,5
metrelik tek kişilik, tuvalet imkanının olmadığı hijyenik olmayan,
hücrelerde tutmak,
Soyunmaya zorlamak, üzerine köpek salarak
korkutmak, diğerlerine yapılan işkenceyi izletmek gibi çok farklı
işkence metotları uygulanmaktadır.

Kaynak 

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

İsrailin Suikast Politıkası

Bölgede şiddetin durdurulmasını ve 2005 yılında bağımsız Filistin
devletinin kurulmasını öngören „Yol Haritası“nın 4 Haziran 2003’te
Ürdün’de yapılan zirvede taraflarca kabul edilmesinin ardından,
İsrail’in başta Hamas liderleri olmak üzere Filistinlilere yönelik
suikast girişimleri arttı. İsrail devletinin bizzat yönlendirdiği
suikastlar belli bir hedefe yönelik olmasının yanı sıra çok sayıda
masum Filistinlinin hayatını kaybetmesine neden oldu. İşgal altındaki
Filistin topraklarında İntifada sonrası, tüm ölüm vakaları arasında
İsrail’in suikast politikası nedeniyle hayatını kaybedenlerin oranı
%13’u bulmaktadır. İntifada sonrası İsrail’in izlediği suikast
politikası nedeniyle hayatını kaybedenlerin yıllara göre dağılımı
aşağıdaki şekildedir:

Ölümler İlk Yıl İkinci Yıl Üçüncü Yıl Toplam Ölü Hedef alınanlar 35 70 90 195Siviller 19 44 51 114 309
İsrail,
öldürmek istediği şahsın evine, işyerine ya da seyahat ederken
arabasına saldırı düzenlemek suretiyle bu suikastları
gerçekleştirmektedir. Haziran 2002’de Gazze’de suikast amaçlı
gerçekleştirilen saldırılar, bölgede katliam havası estirmiştir.
İsrail’in Gazze’nin Rafah bölgesinde helikopterlerle yaptığı saldırıda
Hamas’ın askeri kanadına mensup kişilerin de içinde bulunduğu altı
Filistinli hayatını kaybederken, 10 kişi de yaralanmıştır. ABD’nin
verdiği Apache helikopterleriyle yapılan saldırıda iki ticari taksiye
altı füze atılmıştır. Saldırıda Hamas’ın askeri kanadı İzzettin El
Kassam Birlikleri’nden Yasir Ebu Rızk, Emir Kafa, Bessam Ebu Rızk Yusuf
Ebu Bessam ve Yusuf Ebu Rızk kardeşler hayatlarını kaybetmiştir. Temmuz
2002’de de El Aksa Şehitleri Tugayı’nın Gazze sorumlusu Cihad El
Ömereyn bombalı suikast eylemiyle öldürülmüştür.
İsrail Savunma
Kuvvetleri (IDF), Nisan ayında başlattığı ve Filistin bölgelerini hedef
alan operasyonuyla en önemli hedefini gerçekleştirdiğini ve İsrail’in
en çok arananlar listesinde yer alan Filistin örgütlerinin lider
kadrolarının hemen hemen tamamının operasyonlar çerçevesinde
tutuklandığını veya öldürüldüğünü açıklamıştır. Yine Haziran 2003’te
Filistin’in önde gelen silahlı gruplarından Hamas’ın siyasi lideri
Abdülaziz el Rantisi’ye füzeli suikast girişimi gerçekleştirilmiştir.
Rantisi, suikasttan yaralı olarak kurtulurken, olay sırasında bir
korumasıyla birlikte üç kişi hayatını kaybetmiş, 27 kişi de
yaralanmıştır.
İsrail’in bu şekilde devlet eliyle işgali altında
bulunan Filistin topraklarında bizzat hedef alarak sivillere saldırması
uluslararası hukuka ve taraf olduğu Cenevre Sözleşmesi’ne aykırı
bulunmaktadır. Sözleşme, işgal altında bulunan topraklarda yaşayan
sivillerin silahlanması ya da saldırgan tavırlar içerisine girmesine
dair kesin hükümler içermektedir. Uluslararası hukukta yer alan genel
prensiplere ve Cenevre Sözleşmesi’ne göre, işgal gücüne karşı silahlı
bir eylem içerisinde bulunan siviller sadece „gerçekleştirdikleri eylem
sırasında“ korunma statüsünden mahrum kalmaktadırlar. Siviller
eylemlerinden dolayı sorguya çekilebilir ve yargılanabilirler, ancak
çatışma durumu ya da silahlı saldırıda bulundukları zaman dilimleri
dışında saldırıların hedefi olamazlar.
Kaynak

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Masum kurbanlar

Öldürülen Filistinlilerin bir çoğunun çocuklardan oluşması ihlallerin
önemli bir yönüne işaret etmektedir. Aksa İntifadası ile birlikte
İsrail güçleri tarafından öldürülen Filistinli çocukların sayılarında
önemli bir artış gözlenmiştir. İntifada’nın başladığı 28 Eylül 2000’den
19 Eylül 2003’e kadar, 200’ü Batı Şeria’da ve 233’ü Gazze’de olmak
üzere 433 Filistinli çocuk İsrail askerleri tarafından öldürülmüştür.
Çocuk ölümlerinin yıllara göre dağılımı aşağıdaki şekildedir.

Yıllar Ölüm oranları Ölü Sayısı İlk yıl (2001) % 23 140 İkinci yıl (2002) % 15.5 163 Üçüncü yıl (2003) % 22 130 Toplam 433

İsrail
tarafı, çocuk ölümleri ile ilgili olarak, vurmaya mecbur kaldıklarını,
çünkü bu çocukların aileleri tarafından savaşın içine itildiğini iddia
etmektedirler. Ancak, Filistinlilerin yürüttüğü hareket topyekün bir
direniş hareketidir. Doğdukları andan itibaren askeri işgal altında
yaşamaya başlayan Filistinli çocukların gösteri ve çatışmalarda ön
planda olması, İsrail’in iddia ettiği gibi Filistin Yönetimi’nin
organize etmesi neticesinde ortaya çıkmış bir olgu değil, tam tersine
uzun yıllar baskı altında eziklik ve korku ile yaşayan bu insanların
gösterdiği haklı tepki ve direniştir. Babasının arkasına sığınan
Muhammed Cemal ed-Durre’nin vurulmasının ekrana yansıyan görüntüleri
İsrailli askerlerin çocukları özellikle hedef aldıklarını açıkça
göstermektedir. 15 Mart 2001’de El-Halil’de bulunan İbrahimi İlköğretim
Okulu öğrencilerinin, ders arasında okullarının bahçesinde oyun
oynarken İsrail askerleri tarafından üzerlerine ateş açılmıştır. Altı
öğrencinin ciddi şekilde yaralandığı bu olay çocukların hedef alındığı
olaylardan sadece biridir ve sonuncu da olmamıştır. Nisan 2003’te,
dördü ağır 29 Filistinli çocuğun yaralanmasına neden olan Batı
Şeria’nın Cenin kenti yakınında bir kasabadaki okula yönelik bombalı
saldırı, İsrail’in sivil kurumlara ve çocuklara yönelik ihlallerinin
boyutunu göstermesi açısından bir diğer önemli örnektir.
İsrail,
işgal altındaki topraklarda yaşanan insan hakları ihlallerine
müdahaleyi öngören 1949 Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olmasına
rağmen, sivillerin ölümüne neden olan İsrail askerleri ceza
almamaktadırlar. Bir İsrail gazetesinde yer alan makaleye göre,
İsrail’in Koruyucu Duvar Operasyonu’nu başlattığı Mart 2002’den Ekim
2003’e kadar sadece altı İsrail askeri hakkında sivillerin ölümüne
neden olduğu gerekçesiyle dava açılmıştır.
Öte yandan, Filistinli
çocuklar, tıpkı yetişkinler gibi tutuklanmakta ve çeşitli işkencelere
maruz bırakılmaktadırlar. Filistin Özerk Yönetimi Esirler Bakanlığı’nın
hazırladığı bir rapora göre Aksa İntifadası’nın başlangıcından 2003
Ekimine kadar 2.000’den fazla çocuk işgal güçleri tarafından
tutuklanmıştır. İsrail, 12-14 yaş arası çocukların da tutuklanmasına
izin veren 231 sayılı askeri yönergesini 1999’da yeniden uygulamaya
koyarak binlerce çocuğu tutuklamıştır. Çocukların tutuklamalarda ve
sorgulamalarda oldukça kötü muamelelere maruz kaldıkları çeşitli insan
hakları raporları ile de doğrulanmıştır.
Kaynak

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Hedef Siviller

Aksa İntifadası’nın başladığı Eylül 2000’den 29 Eylül 2003 tarihine
kadar 2.229 Filistinli, İsrail askerlerinin ve yerleşimcilerin
saldırıları sonucunda hayatını kaybetmiştir. İşgal altındaki Filistin
topraklarında İsrail güçleri tarafından öldürülen Filistinlilerin
yıllara göre dağılımı aşağıdaki iki tabloda verilmiştir: Yıllar Ölüm oranları Ölü Sayısı İlk yıl (2001) % 26.5 591 İkinci yıl (2002) % 46.9 1.045 Üçüncü yıl (2003) % 26.6 593 Toplam 2.229Öldürülme durumları Ölüm oranları Ölü Sayısı Gösteriler % 15.9 355 İsrail saldırıları % 55.6 1.240 Suikastlar % 13.8 309 Diğerleri
% 14.7 328 Filistinli sivillerin ve güvenlik güçlerinin öldürdüğü
İsrailli sivil ve güvenlik gücü sayısı ise ölen Filistinlilerle
karşılaştırıldığında bir hayli azdır.

Yine bu dönemde binlerce Filistinli yaralanmıştır. Bu rakamlar iki
taraf arasındaki güç asimetrisinin ne kadar büyük olduğunu
göstermektedir. Tankları, uçakları ve savaş gemileri ile tam teçhizatlı
bir orduya Filistinli gençler ve çocuklar taş, sopa ve sapanlar ile
karşı koymaktadır. Filistin hastaneleri, okulları, mülteci kampları ve
sivil yerleşim alanları saldırı helikopterleri, F-16 savaş uçakları ve
Merkava tankları ile korunmuş İsrail askerlerinin merhamet
duygularından yoksun saldırılarına günübirlik maruz kalmaktadır.
tarafındaki ölüm ve yaralanmaların çoğu gerçek mermi, plastik mermi ve
göz yaşartıcı bombalar sebebiyle gerçekleşmiştir. Ölüm ve
yaralanmaların çoğu ise A alanı çevresinde, yerleşim bölgelerine giden
yollarda veya bunların kavşak noktalarında meydana gelen gösteri ve
çatışmalarda vuku bulmuştur. Filistinlilerin ölüm ve yaralanmalarında
sorumlu olan, ağır silahlarla Filistinlilere saldıran İsrail
askerlerinin öldürüldüğüne veya ağır bir biçimde yaralandığına dair
örnekler ise oldukça azdır. İntifadanın başlarında İsrail’in
kullandığını iddia ettiği plastik mermiler aslında ince kauçuk ile
çevrili, belirli bir hedefe dağılıp maksimum zarar veren metal
mermilerdir. Dolayısıyla İsrail askerleri, iddia ettikleri gibi
çatışmayı sınırlayıcı bir taktik yerine tam tersine karşısındakine
bedensel zarar vermeyi ve hatta öldürmeyi hedefleyen metotlarla
savaşmaktadırlar.
Siviller kasten, yollardaki araçlar ise
gelişigüzel hedef alınmaktadır. Yoğun nüfuslu yerleşim bölgelerine ağır
ateş açılmaktadır. „Aranan“ kişilerin veya canlı bombacıların
ailelerinin evleri, çevredeki diğer bütün binalara da ağır hasar
vererek havaya uçurulmuştur.
İsrail silahlı kuvvetleri ayrıca,
Sözleşmeleri’nin 3. maddesini ihlal ederek, silahlı çatışma
durumlarında özel koruma görmesi gereken kadın ve çocukların bulunduğu
yerleri bombalamakta, yine esirleri de öldürmektedir. Bu maddeye göre,
Silahlı çatışmaların doğrudan tarafı olmayan kişilere;
Yaşama, vücut bütünlüğüne ve kişiliğine saldırı, her türlü öldürme, sakatlama, vahşi davranışa, işkence ve kötü muameleye,
Rehin almaya,
Kişilerin onurlarına tecavüz, özellikle hakaretvari ve haysiyet kırıcı davranışlara karşı,
uygar
ülkelerde gerekli olarak kabul edilen adil yargılama özelliklerine
sahip bir mahkeme tarafından önceden bir yargılama olmaksızın verilen
mahkumiyet kararları ve idam cezalarının infazı konularında her koşulda
güçlü bir koruma getirmektedir.
Kaynak

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Aksa intifadası sonrası

28 Eylül 2000 tarihinde ana muhalefet partisi başkanı Ariel Şaron’un
(şimdiki İsrail Başbakanı) Mescid-i Aksa’ya yaptığı provokatif
ziyaretin ardından bir hafta sonra Cuma günü Başbakan Ehud Barak’ın
polis ve asker gücünü yığmasıyla başlayan ikinci büyük Filistinli
direnişi diğer adıyla II. İntifada 2004’e gelindiğinde zirve noktasına
ulaşıyordu. İntifadanın ardından yoğunlaşan ve 2002’de doruğa tırmanan
saldırılar sırasında İsrail, çok sayıda savaş suçu, asker-sivil ayrımı
yapmaksızın aşırı güç kullanımı, kasıtlı öldürmeler ve yaralamalar,
sivillerin hareket özgürlüğünün sınırlandırılması, sokağa çıkma
yasakları, evlerin, mülklerin ve altyapının tahrip edilmesi, eğitim
faaliyetlerinin ve sağlık hizmetlerinin engellenmesi, Filistinlilere
ait toprakların gaspı, mahsullere zarar verilmesi, yargısız infazlar,
gelişigüzel kitlesel tutuklamalar ve gözaltına almalar ile işkence gibi
çok sayıda ihlal gerçekleştirmektedir.

Ancak, bu denli geniş çaplı ihlaller nedeniyle insanlığın ortak bir
sorunu olması gereken Filistin sorunu, bugün sadece Ortadoğu sorunu ya
da FKÖ ile İsrail arasındaki bir sorun olarak lanse edilmeye
çalışılmaktadır. İsrail’dekiler de dahil olmak üzere farklı
uluslararası ve ulusal insan hakları örgütlerinin hazırlamış olduğu
raporlar, Filistin’de yaşanan vahşet ve soykırımın boyutlarını ortaya
koymaktadır. İsrail, çatışmanın başından beri işgal ettiği topraklarda
gerçekleştirdiği bu ihlallerin hiç birini kabul etmemekte, aynı zamanda
bu bölgelerdeki kontrolün Oslo Anlaşmasıyla, özellikle Filistin
nüfusunun çoğunluğunun yerleştiği „A“ bölgelerinde etkin kontrolün
Filistin Yönetimi’ne devredildiğini öne sürerek, İsrail’in işgalci bir
güç olarak tanımlanamayacağını savunmaktadır. İsrail, 1949 Dördüncü
Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olmasına rağmen, bu sözleşmedeki pek çok
maddeyi yukarıda bahsedilen uygulamaları nedeniyle defalarca ihlal
etmiştir. Bu sözleşme insan hakları ihlallerine müdahaleyi öngörmesine
rağmen bugüne kadar uluslararası toplum, ihlalleri engellenmek için
İsrail’i kınama dışında hiçbir caydırıcı önlem almamıştır.
Kaynak

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Avrupa

A. Avrupa1948 olayları başladığında 80.000’den fazla
Arap (bölgenin yerlisi olmayan) ve hemen hemen bunun yarısı kadar da
Avrupalı Filistin’de yaşamaktaydı. Manda yönetiminin sona erdiği yıla
kadar İngiliz sivil ve askeri personeli de bu rakamlara dahildi.
Avrupa, Filistinliler tarafından göç edilecek bir yer olarak görülmedi.
Tam tersine Osmanlı yönetimi altında bulunduğu dönemde pek çok Avrupalı
Filistin’e göç etti. Filistin, Osmanlı idaresi altında bulunan bölgeler
içinde Avrupalıların en çok tercih ettiği mekan oldu. Bu dönemde
Avrupa’dan Filistin’e gelenler içinde, çoğu Müslüman olan Boşnaklar,
Çeçenler ve Ermeniler vardı.

1948 yılında Filistinlilerin anayurtlarından çıkarılması sonrasında
da pek az Filistinli Avrupa’ya gitmeyi tercih etti. Gidenlerin çoğu
ailelerinden ayrılmış öğrenciler ya da İngiliz manda yönetiminde
çalışan personelden oluşuyordu. 1960’lı yıllarda çoğunluğu Ürdün
pasaportu taşıyan birkaç yüz Filistinli işçi olarak çalışmak için,
Ürdün ve Almanya arasında yapılan bir anlaşma gereğince Almanya’ya
gitti. 1967 yılındaki İsrail işgalinden sonra neredeyse yarım milyon
Gazzeli ve Batı Şerialı Filistinlinin, mülteci durumuna düşmüş olmasına
rağmen, Avrupa’yı seçmemiş olması, yukarıda bahsettiğimiz kültürel ve
coğrafi uzaklık ve kendi yurtlarına geri dönme isteği ile
açıklanabilir. 1967 savaşı ile ikinci büyük travma yaşayan
Filistinlilerden sadece birkaç yüz işçi Batı Şeria’dan Almanya’ya göç
etti. Dolayısıyla şimdiye kadar Avrupa’ya büyük çaplı bir göç yaşanmadı.
1970’li
ve 1980’li yıllarda Avrupa’ya giden Filistinlilerin bakış açılarında
bazı değişiklikler oldu. Filistin direniş hareketinde yaşanan dönüşüm
ve Arap ülkelerindeki Filistinlilerin yaşadığı güvenlik problemleri
Avrupa’ya göçü teşvik etti. Ürdün ve Lübnan’daki askeri çatışmalar,
Filistinlilerin kitlesel olarak bu ülkelerden kovulması ya da bu
ülkelerde hareket özgürlüklerinin kısıtlanması, Filistinlilerin
Arapların yaşadığı sınırlardan uzaklaşmalarına neden oldu. Lübnan’da
güvenli olarak yatırım yapamayacaklarını farkeden Filistinli
girişimciler İngiltere ve Amerika’ya göç etmeye başladılar. İş
adamlarının göçünü Filistinli doktor, profesör, mühendis ve
öğretmenlerin göçü takip etti.
Önceki bireysel göçler, arkasından
kolektif olarak yapılan göçleri getirdi. 1980’li yılların sonuna kadar
devam eden Lübnan iç savaşı ve İsrail’in Güney Lübnan’ı işgalinin
ardından Lübnan’da yaşayan mülteciler başta Almanya ve İskandinav
ülkeleri olmak üzere Batı Avrupa’ya göç ettiler. Hatta Orta ve Doğu
Avrupa’daki sosyalist ülkelere gidenler oldu. En büyük grup Almanya’ya
gitti. Halen yaklaşık 80.000 Filistinli Almanya’da yaşamaktadır. Ayrıca
son yıllarda 3.000’e yakın Filistinli İngiltere’ye göç etti.
Avrupa’da
yaşayan Filistinliler konusunda kesin bir rakam vermek zor olmakla
birlikte, AB’ye üye ülkelerde en az 150.000 Filistinlinin bulunduğu
söylenebilir. Bu sayının %80’nini Lübnan’dan giden Filistinliler
oluşturmaktadır. Avrupa’daki Filistinlilerin çoğu bugün devletsiz
olarak mülteci belgeleri ile yaşamlarını sürdürmektedirler, zira 1948
yılında Filistinliler sadece evlerini ve mallarını kaybetmekle
kalmadılar, aynı zamanda vatandaşlıklarını da kaybettiler. Bugün dünya
genelindeki tüm Filistinlilerin yarıdan fazlası devletsizdir.
Avrupa’da
yaşayan iki ayrı Filistinli gruptan söz edilebilir. Daha yaşlı
insanlardan oluşan ve sayıları düşük olan birinci grup bulunduğu
topluma daha çok entegre olmuştur. Diğer grup, daha büyüktür ve son 20
yıl içinde gelmiş mültecilerden oluşmaktadır.
Kaynak

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Amerika

Amerika’da en büyük üçüncü Arap toplumunu oluşturan Filistinliler yoğun
olarak Chicago’da yaşamaktadırlar. 60.000 ile 100.000 arasında Arap
kökenli Amerikalının yaşadığı Chicago’da Arap nüfusun %70’ini
Filistinliler oluşturmaktadır. Geri kalan %30’luk oranın içinde ise
Ürdünlüler, Lübnanlılar, Yemenliler ve Iraklılar vardır. Chicago’da
yaşayan Filistinliler doktorluk ve mühendislik gibi değişik meslek
dallarında çalışmaktadırlar. Chicago’da Arap nüfusunu temsil eden çok
sayıda örgüt bulunmaktadır. Sayıları 142’yi bulan bu örgütler Ortadoğu
Barış Süreci’ne yönelik olarak seslerini duyurmaya çalışmaktadırlar.
Ayrıca Filistin’e eğitim, yatırım ve ekonomik programlar yoluyla yardım
etmektedirler
Kaynak

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın

Ürdündeki Filistinliler

Ürdün’ün öteden beri siyasi anlamda hassas bir konu olarak gördüğü
Filistinlilerin toplam nüfus içinde oluşturdukları oran, uzun süredir
tartışılan bir konudur. Resmi rakamlar Ürdün’de yaşayan Filistinli
nüfusun %30’un üzerinde olmadığını söylemekle birlikte, konunun
uzmanlarının verdiği rakamlar %50 ile 60 arasında değişmektedir. Bu
oldukça çarpıcı bir rakamdır. Arap ülkeleri içinde en fazla Filistinli
nüfus barındıran ülke Ürdün’dür. UNRWA’nın verdiği rakamlara bakılacak
olursa, 14 Filistin kampının bulunduğu Ürdün’de yaşayan toplam
Filistinli mülteci sayısı 1.463.064’tür ve ülke nüfusunun %33.3’ünü
oluşturmaktadır. Mültecilerin yaklaşık %18.4’ü kamplarda yaşamaktadır.
UNRWA’da kayıtlı mültecilerin yaklaşık %42’si Ürdün’de
yaşamaktadır. Ürdün vatandaşı olan Filistinliler Ürdün pasaportu
alabilmekte, seçimlerde oy kullanabilmekte, yüksek öğretim ve kamu
sektöründe çalışmak gibi kamu haklarından yararlanabilmektedirler.
Ürdün’de
bu kadar büyük bir oranda Filistinli nüfusun varlığı, Ürdün rejimi için
sadece bir güvensizlik kaynağı olmakla kalmamış, aynı zamanda
Filistin-İsrail sorununda Ürdün’ün izleyeceği politika üzerinde etkili
olmuştur. Ürdün’de yaşayan Filistinlilerin taleplerini göz ardı ederek
bir politika geliştirmek mümkün değildir, zira Filistinlilerin rejime
olan sadakati rejimin devamı açısından oldukça önemlidir.
Devamı…

Ocak 27, 2007 Posted by | Genel | Yorum bırakın