VaTaN

► "Mahzenden Göklere" ◄

Peygamber 1436 yaşında, hâlâ diri


Bir insanın başına gelebilecek ne varsa yaşadı o. Yetim, öksüz kaldı; açlığı, zenginliği, fakirliği tattı. Sevildi, sevdi, kine de aşka da muhatap oldu. İftiraya uğradı, yendi, yenildi…

Avni Özgürel‘in kaleminden Hz. Muhammed

Hz. Muhammed’in dünyaya gelişinin 1436. senesiydi dün. Bütün hayatı göz önünde geçmiş, hakkında en fazla şey bilinen insandı o. Ve bilinmesine rağmen az tanınan, az anlaşılan insanlığın yüzük taşı.

Kendisini tanımak için akıl ve his dünyamızdan başka bir şeye ihtiyaç duymamamıza izin veren kişidir Hz. Muhammed.

“Size benden bir söz nakledildiğinde kalbiniz nurlanır, tab’ınızdaki sertlik yumuşarsa ve ona ruhunuzda yakınlık duyarsanız ben o hadise sizden daha yakınım. Şayet söyledikleri sözden kalbinizde bir inkâr ve itiraz hissi hasıl olursa ve ruhen ondan uzaklaştığınızı görürseniz biliniz ki
o hadise sizden ziyade uzağım…”

Ve devam ediyor: ” Müftiler fetva verseler de sen fetvayı kendinden al…”

Dikkat çekecek noktalar

Peygamberliğine ve İslamı tebliğ görevinin safhalarına dair pek çok kaynaktan etraflı bilgi edinmek mümkün. Ancak bazı hususların altını çizmek ve izninizle dikkatinizi o noktalara çekmek istiyorum.
Hz. Muhammed’in bu göreve yani vahiy almaya hazırlandığı süreci kabullenişi ve uyumu gerek yaşadığı ruhi sarsıntı gerekse yaşadığı fiziki baskı ve sıkıştırılmışlık hissi sebebiyle kolay olmamıştır. Ürküntü, illete yakalanmışlık duygusu, sakınma… Ne aranırsa vardır hayatının bu döneminde… Vahiy, ilham gibi sadece ruhu kuşatan tatlı bir ilahi dokunuş değildir. Hem ruhen hem fiziki olarak zorlayan, endişeye sevk edip bunaltan ağır bir haldir. Ve Peygamber bu duruma alışana kadar
uzun süre sancı çekmiştir…

İşaret etmek istediğim ikinci husus, peygamberliğinin ilk döneminde vahiy gelişinin aniden kesilmesi ve uzunca bir süre vahiy almadığı dönemin ruhunda bıraktığı izdir. Seçilmişliğini kabullendiği ve yakın çevresine İslamı tebliğ etmeye başladığı dönemdedir bu ara veriş. Kusur işlediği ve bundan dolayı peygamberlik görevinden alındığını düşündüğüne şüphe yoktur. Hayal kırıklığı, bunalım, üzüntü, suçluluk duygusu, çevresine karşı mahcubiyet… Hepsi vardır yaşadıklarında. Muhtemeldir ki az sayıdaki Müslüman içinden bazıları çevresinde oluşmuş küçük topluluğun dağılmaması için ‘Sanki vahiy alıyormuş gibi kendisinin bazı sözler söylemesini’ istemiş de olabilirler.

O sırada neler yaşandığı hakkında fazla bilgi yok. Rivayet edilir ki, vahyin kesildiği süre uzadıkça her geçen gün ıstırabı biraz daha artan Hz. Muhammed çektiği acıya son vermek arzusuyla ilk vahyi aldığı kayaların üzerine çıkıp bedenini boşluğa bırakmak, ya da tek başına Mekke’den uzaklaşıp çölde kaybolmak da dahil insani med-cezir halini yaşamıştır. Seneler sonra bunun ilahi bir işaret, ruhunu ve bedenini üstlendiği ağır görevin ilk sarsıntısını sindirip hazır hale getirme amacına dönük olduğunu fark edecektir ama o an için tek hissettiği ‘Terk edilmişlik’tir. Üçüncü olarak dikkatinize sunacağım husus İncil ve Kur’an’da neredeyse aynı cümleyle Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in yaşadıkları ‘Terk edilmişlik’ duygusuna Allah’ın verdiği karşılıktır.

Hz. İsa çarmıha gerildiğinde Şeytan’ın son bir defa onu kandırmaya teşebbüs edişine ait hikâyedir. Hayatının yaşadığı acılara, gördüğü ihanetlere ve gayesine ulaşamamışlığına değip değmediği, insani hazların hiçbirisini tatmadan ölmek üzere oluşunu hatırlayıp kendisini hayıflanma duygusunun seline bıraktığı noktada silkinir Hz. İsa ve bu duygunun Şeytan’ın oyunu olduğunun farkına varışını takiben Allaha seslenir: ‘Tanrım, Tanrım beni neden terk ettin… Kötüler sürüsü çevremi sarıyor, ellerimi ayaklarımı deliyorlar… Bakıyorlar, gözlerini bana dikmişler, elbiselerimi paylaşıyorlar aralarında…’ ( İncil-Mezmur)

Elimizde orijinal İncil bulunmadığı için peygamberin bu yakarışına ne karşılık aldığını bilmiyoruz. Ama aradan altı asır geçtikten sonra vahyin kesilmesiyle Hz. Muhammed’in yaşadığı acı ve kuşkuyla Hz. İsa’nın çilesi arasındaki benzerliği düşünüp onun da Hira’da aynı şekilde feryat ettiğini hayal edebiliriz. Zira Kur’an’da Allah’ın cevabı mevcut: ‘Kuşluk vaktine andolsun. Karanlığın iyice çöktüğü gece. Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı. Şüphesiz senin için son olan ilk olandan daha hayırlıdır. Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut kalacaksın. Bir yetim iken seni bulup barındırmadı mı? Seni yol bilmezken doğru yola yöneltip
iletmedi mi?’ (Kur’an- Duha)

Hz. Muhammed’in peygamber sıfatını şahsiyetinden ayırmaya elbette imkân yok. Ama onu insani özellikleriyle tanımanın hem ilginç hem de şart olduğunu düşünürüm… Merak edenlere önerim Peygamberi Hz. Ayşe’yle münasebeti çerçevesinde tanımaya çalışmaktır. Zira diğer hanımları kıskanıp şikâyetçi olduklarında Hz. Muhammed’in: ‘Benim sevdiğimi sevmez misiniz’ diyecek kadar duygularını açığa vurduğu, hırçınlıklarını hoşgördüğü hatta onu kızdırmaktan hoşlandığı kişidir Hz. Ayşe…

Allah’ın ‘habibim’ yani ‘sevdiğim’ dediği insanın doğumunun 1436. yıldönümüydü dün… Dilerim bu kutlu doğum insanlık için softalıktan uzak, aydınlık bir gelecek ve kişisel iç huzurunuz için onu tanımaya yönelmenize vesile olur…

Nisan 22, 2007 - Posted by | Önemli Kişiler, Ümmet, Dünya, Diğer, Efendimize, Güncel, Genel, Haberler, Hz.Muhammed, islam, Peygamberler, Türkçe, Yazarlar, Yazilar

1 Yorum »

  1. bizlerde peygamber efendimizin tırnagı kadar olsaydık o bize yeterdi

    Yorum tarafından rahmi | Mayıs 4, 2007 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: