VaTaN

► "Mahzenden Göklere" ◄

Misyonerler ve Türkiye


‘Tanrı’nın İşçileri’ olarak tanımlanan misyonerler Osmanlı’ya ne zaman ayak bastı ve ilk saldırıya nerede uğradı? Soner Yalçın ilginç misyoner hikayelerini yazıyor.. Misyonerler 200 yıldır Anadolu’da

“Tanrı’nın İşçileri” olarak tanımlanan misyonerler, Osmanlı’ya 1815 yılında ayak bastı. İlk saldırıya Bitlis’te uğradılar.

İki misyoner George C.Knapp ve Dr. George C.Raynolds ağır yaralandı. Saldırganlardan Musa Ağa ve adamlarının gerekçesi şuydu: “Bizi tahrik ettiler… ” Misyonerlerin dünyada en başarısız oldukları bölge Anadolu oldu; “din ihracı” yapamadılar ama Müslümanları patatesle, dikiş makinesi ve gaz lambasıyla ilk onlar tanıştırdı. Misyonerler, ilk kayıplarını ise Anadolu’ya geldikten yaklaşık 200 yıl sonra geçen hafta Malatya’da verdiler. İşte misyonerlerin Anadolu’da ateşle dansının kısa bir hikáyesi…

YIL 1863. Yer Bitlis. Kürt Hoyti Aşireti lideri Musa Ağa ve adamları, Heresan mahallesinin çıkışındaki ağaçların arkasına saklanmışlar, gözlerini yola dikmiş, misyonerleri bekliyorlar.

Ellerinde sopa var. Hepsi öfkeli. Öfkeleri Amerikalı misyonerlere…

Kimdi bu Amerikalılar?

Amerikalı misyonerler, merkezi Boston’da olan ve 1810 yılında kurulan “American Board of Commissioners for Foreing Missions” (kısaca ABCFM ya da BOARD) diye bilinen misyoner teşkilatının üyeleriydi.

Bu kuruluş Kalvenci geleneği temsil eden Protestan mezhebine inanan misyoner örgüttü. Anadolu’yla tanışmalarının tarihi eskiydi. Anadolu’ya ilk gelen misyonerler Pliny Fisk ve Levi Parsons adlı iki Amerikalıydı.

Tarih 15 Ocak 1820. Yer İzmir’di. Osmanlı Devleti’ne gelen ilk misyoner ise İngiliz “Church of Missionary Society” adlı kuruluşa bağlı çalışan bir papazdı. Yıl 1815’ti. Yer, Kahire’ydi. Bu öncü misyonerleri, zamanla diğerleri takip etti.

MİSYONERLİĞİN ALTIN DÖNEMİ

Doğu’da misyonerlik faaliyetlerinin başlama tarihi 1850’li yıllardı. İki önemli şube Sivas ve Harput’ta kuruldu. Sonra diğer bölgelere yayıldılar. Misyonerlerin amacı neydi? Misyonerlerin Anadolu’ya akın etmesinin sebebi, Hz. İsa’nın havarilerine söylediği şu buyruğunda gizliydi:

“Gidiniz! Gerçeği (İncil’i) onlara anlatınız.”

Soruyla devam edelim:

Niye özellikle 19. yüzyıldan sonra Anadolu’ya akın etmeye başladılar? Sorunun yanıtını vermeden önce, misyonerlik tarihi beş döneme ayrılır, ona bakalım:

1) Havariler Dönemi (33-100)

2) Kilise Kurucuları Dönemi (100-800)

3) Ortaçağ Dönemi (800-1500)

4) Reformasyon Dönemi (1500-1650)

5) Reformasyon Sonrası Dönem (1650-1800)

Modern misyonerler dönemi 1793 yılında Misyoner William Carey’in Hindistan’a gitmesiyle başladı.

Soruya dönersek, evet 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl, misyonerliğin altın çağıdır. Çünkü bundan önceki dönemler Avrupa’da din/mezhep savaşlarıyla geçmiştir. Ancak 17. ve 18. yüzyıl aydınlanma/din reformlarıyla barış sağlanabilmişti. Yani artık, Hz. İsa’nın buyruğunu yerine getirecek zemin sağlanabilmişti.

İşin dinsel yönü kadar siyasi yönünün de olduğunun altını çizmemiz gerekiyor. “Altın çağ”ın bir diğer nedeni de kapitalizmin emperyalizme dönüştürdüğü bir dönem olmasıydı. Anadolu’da sadece Amerikalı misyonerler yoktu.

Her ülkeye mensup misyonerler vardı. Protestanlar, Katolikler, Ortodoksların ayrı ayrı misyonerleri Anadolu’daydı. Osmanlı’da misyonerlik faaliyetini yürütenler daha çok Protestanlardı. Katolik kilisesi ve Rus Ortodoks kilisesinin de faaliyetleri vardı ama bunlar sınırlıydı. Anadolu’da bunların kendi aralarında birbirleriyle hiç geçinemediklerini de eklemeliyiz.

Bitlis’teki gergin bekleyişi unutmayalım. Musa Ağa ve adamları, dövmek için Amerikalı misyonerleri bekliyorlardı. Böylece başlarındaki “büyük beladan” kurtulacaklardı!

Bu “bela” neydi ki?

Misyoner George C.Knapp, 1856 yılında Anadolu’ya gelmişti. O tarihte misyoner sayısı 24 kişiydi. Bütün misyonerler gibi, Amerikalı yoksul bir ailenin çocuğuydu. İyi eğitimliydi. Misyonerlerin 21 merkezinden biri olan, Bitlis İstasyonu’nun sorumlusuydu. Misyoner katliamının yapıldığı Malatya, o yıllar Bitlis’e bağlı uç-istasyondu.

BİTLİS’TE BEŞ AMERİKAN OKULU

George C.Knapp, 1860’tan itibaren Bitlis’te inşaat çalışmalarını başlatmıştı. İnşaatlardan biri okul yapımıydı. Aynı yıl inşaatı bitirdiler. Bitlis’e Kız Mektebi açtılar. Okulun müdiresi Matmazel Mishery idi. Okulun 50 öğrencisi, dört öğretmeni vardı; üçü Osmanlı biri Amerikalı.

İki yıl sonra aynı mahalleye erkek okulu açtılar. Bu okulun da 64 öğrencisi, dördü Osmanlı biri Amerikalı beş öğretmeni vardı. Okulları yetimhane binası takip etti. Bitlis, Amerikalı misyonerlerin “egemenliğindeydi!”

Keza Siirt Fransızlarındı; sadece onların okulları vardı! Bir misyoner kuruluşunun olduğu yerde diğeri bulunmuyordu. Amerikalı misyonerler, niye Bitlis’te olduklarını soranlara hep aynı yanıtı veriyorlardı:

Yoksullara eğitim ve sağlık hizmetleri götürmek için. Musa Ağa ve adamları bu okullara mı kızmışlardı? Hem evet hem hayır. Çünkü elimizde bilgi yok. Bilinen şu:

Misyonerler geldikleri Anadolu halkının kültürüne yabancıydılar. Geldikleri topraklarda medrese dışında öğrenim kurumu yoktu. Onlar okul açtılar. Açtıkları okullardan bazıları kızlar içindi. Amerikalı misyonerler, Bitlis bölgesindeki okul sayısını zamanla beşe çıkardılar.

’UZAYLI’ MİSYONERLER!

Bunlar arasında Rahipler Mektebi ve Sanayi Mektebi de vardı. Müslümanlar bu “gávur” okullara çocuklarını göndermiyorlardı; ama başlı başına okul düşüncesi bile tepki alıyordu. Sadece okul açılması değildi tepkilere neden olan. Yaptıkları binaların tarzı bile sevilmiyordu!

Kadın misyonerlerin giysileri, şapka takmaları ve ata binmeleri hayretle karşılanıyordu.

Misyonerlerin kendi ülke bayraklarını binalarına asmaları, yerel halk tarafından hoş görülmüyordu. Misyonerlerin yerel insanlarla diyaloglarında, geleneksel davranış kalıplarına uymamaları da sorun çıkarıyordu. Bölgenin feodal hiyerarşik ilişkilerini umursamıyorlardı; herkese eşit davranıyorlardı.

Halk merak içinde ama uzaktan misyonerleri izliyordu. Aile olarak hep birlikte, üstelik masada yemek yiyorlardı. Masalarında Anadolu’da olmayan yiyecekler vardı; patates gibi. Geceleri gaz ocağı yakıyorlardı. Bu aydınlanma cihazıyla da ilk kez tanışıyorlardı.

Misyonerlerin müzik aletleri de farklıydı. Piyano, akordeon çalıyorlardı. Ellerinde dürbün, fotoğraf makinesi vardı. Ellerinde kısa zamanda yazdıkları ve bugün hálá kullanılan Türkçe-İngiliz sözlük kitabı “Redhouse” vardı.

Ve çok çalışkandılar.

Misyonerler, Anadolu halkına “uzaylı” gibi görünüyordu. Hatta öyle ki, Harput’un ileri gelen üç müftüsü, ziyaret ettikleri misyoner Henry Riggs’e depremin ne zaman olacağını sormuşlardı! Ve klasik insan davranışıdır; insan anlamadığına düşman olur!.. Musa Ağa ve adamları, misyonerlere düşman olmuştu.

’TAHRİK ETTİLER’

Musa Ağa ve eli sopalı adamlarını çok bekletmeyelim… BOARD’nın Bitlis bölgesi sorumlusu George C.Knapp ve misyoner arkadaşı Dr. George C.Raynolds okuldan çıkıp atlarıyla Musa Ağa ve adamlarının olduğu yere doğru yürümeye başladılar.

Misyoner Knapp, tanıdığı şehrin ileri gelenlerinden Musa Ağa’yı görünce, elini kaldırıp selam verdi: “Hello!” Sonrası malum…

Musa Ağa ve diğer saldırganlar, kendilerine saygısızlık yapıldığı için misyonerleri dövdüklerini söylediler. Tahrik edilmişlerdi! Sonra da eklediler: “Onlar zaten İngiliz ajanı!”

Dünden bugüne Anadolu’daki “gerekçelerin” hep aynı olması rastlantı mı? Devlet, Musa Ağa ve adamlarına pek bir şey yapmadı. Zaten devlette, misyonerlere derin bir güvensizlik vardı. Devlet katında misyoner, yabancı güçlerin ajanıydı.

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında, başta Ermeni sorunu olmak üzere devlet, Anadolu’daki her olayın günah keçisi olarak misyonerleri görmeyi tercih etti! Bu toprakların yazgısıydı bu kolaycılık anlayışı:

Olayların sebebi olarak iç çelişkiler yerine, yabancı etkileri temel sorun olarak görmek!

Ermeni ayaklanmalarında bazı misyonerlerin rolü yok mudur; vardır elbet!

Ama tek sebep bu mudur? Malatya’daki katliamın bir tek sebebi olabilir mi?

Rahibeye ağlayan Türkler

MİSYONERLER Anadolu’da anlaşılmamıştır; hep şüpheyle karşılanmıştır; yer yer dayak da yemiştir, gibi genel düz bir yorumun çıkarılmasını istemem. Bir başka örnek olay anlatmalıyım:

Misyonerler 1850’li yıllardan beri Sivas’ta görev yapıyorlardı. Ama yaşanılan bir olay, misyonerler ile yerel halk arasında büyük bir dostluk kurdu.

Yıl 1891. Yer Sivas. Orta Anadolu’nun bu büyük şehrinin insanları kolera salgınıyla kırılıyor. Nüfusu 40 bin kişi. Salgın, bin beş yüz insanın hayatını kaybetmesine neden oldu. Beş bin kişi de hasta.

Salgına karşı en büyük mücadeleyi Cizvit misyonerleri yürüttü. Çünkü:

Misyonerler, Hz. İsa’nın Tanrısal gücünün bir kısmını hastaları iyileştirmekte kullandığına inandıkları için tıbbi yardımları başlıca faaliyetleri arasına almışlardı.

Bu nedenle?

Kolera tedavi konusunda uzman misyoner Peder Rougier ve Saint Joseph rahibeleri aylarca Sivas’ta çalıştılar. Sonunda kolerayı yendiler.

Bu arada bu salgın hastalık Tokat ve Kayseri misyonerleri arasında da birer can aldı.

Çalışmaları nedeniyle başrahibe Marie Therese’ye, Fransız hükümeti tarafından şeref madalyası verildi. Rahibe Marie Therese, yıllarca Sivas’ta sağlık hizmetleri çalışmaları yaptı.

Vefat ettiğinde binlerce Müslüman Sivaslı, rahibenin cenazesine katıldı. Gözyaşı döktü…

Nisan 23, 2007 - Posted by | Dünya, Diğer, Dosya, Güncel, Genel, Haberler, Hristiyanlar, islam, Misyonerler, tarih, Türkçe, Turkiye, Yazilar

2 Yorum »

  1. merhaba mesajınızı bekliyorum

    Yorum tarafından babaca58 | Mayıs 29, 2007 | Cevapla

  2. MİSYONERLER le Türkiye’nin Yeniden İşgali UNUTMAk ihanettir

    MİSYONERLER emperyalizmin öncü gücüdür.
    Misyonerlere kanarak din değiştiren insan sadece dininden değil, kimliğinden ve tarihinden de kopar.

    Ben “gerçek aydının, halkının belleği olduğu”na inanırım. Hakikî aydın ülkesinde olup bitene kayıtsız kalmaz, onu takip eder, kovalar. Ülkesine yönelen tehlikeleri teşhis eder, ulusunu uyarır, bilgilendirir.

    Gerçek aydının bu yönünü belki de en güzel, Telgrafhane şiirinde Melih Cevdet Anday anlatmıştır: Bu şiir “Uyuyamayacaksın / Memleketin hali / Seni seslerle uyandıracak / Oturup yazacaksın” diye başlar ve şöyle biter: “Uyuyamayacaksın / Bir sis çanı gibi gecenin içinde /Ta gün ışıyıncaya kadar / Vakur, metin, sade / Çalacaksın.”

    Bir dizi olarak tasarladığım bu yazıda 2004 yılı itibariyle Türkiye’de hangi tehlikeli gelişmelerin meydana geldiğini belli açılardan tespit ediyor ve çabamı iki yönde sürdürmeye çalışıyorum: Önce, derlediğim olaylara dayanarak, genelleme yoluyla bazı hipotezlere ulaşmayı deniyorum. Sonra bu olayların 2006 yılındaki uzantılarını, kazandıkları yeni kapsam ve boyutları belirlemeye çalışıyorum.

    Yazı planıma gelince, Türkiye’de 2004 yılında olup bitenleri misyonerler ve Bartho nereye koşuyor, başlıkları altında ard arda sunuyorum. Bu ilk kesimin konusu “misyonerler.” Evet, Türkiye sanki yeni bir Haçlı seferi karşısında. Propagandalar, broşürler, filmler, orada burada açılan kiliseler… Öyle görülüyor ki Türk milletinin yalnız inançları değil, aynı zamanda üniter yapısı da hedefte.

    I) BİR HAÇLI SEFERİ GİBİ

    Türkiye bir misyoner saldırısı altında… Dalga dalga geliyorlar. Kasaları, bavulları Amerikan dolarıyla, AB Avro’suyla tıka basa dolu. Çekirgeler gibi, her tarafı kaplıyorlar! Özellikle Karadeniz’de, Güneydoğu Anadolu’dalar. Bir haçlı seferi bu… Bir kuşatma bu… Protestanlar ağırlıkta, merkezleri Almanya’da. Katolik misyonerler Vatikan’dan yönlendiriliyor.

    Herkeste bir “Aman, Avrupa ne der” korkusu… Dizler tir tir, kimsede ses yok: Ne hükümette, ne muhalefette, ne aydınlarda, ne askerde… Yine o kahrolası Tanzimat kafası… Neymiş, “çağdaş uygarlık”mış; neymiş, batılılaşacaklarmış.

    Misyonerler… Hediye paketleriyle, cilt cilt İncillerle, tomar tomar broşürlerle, CD’lerle, kitaplarla geliyorlar. Sınırlarımızdan bir virüs gibi giriyor, çoğalıp yayılıyorlar. İlk hedefleri gençler…. Tesadüfen yakalanırlarsa, kendilerinden emin, gülücükler dağıtıyorlar objektiflere. Bir güvendikleri olmalı. Peki, kim bu güvendikleri? A.K.P. Hükümeti mi? Avrupa Birliği mi, uyum yasaları mı, yoksa Amerika mı?

    II) PROPAGANDA, YAYINLAR VE KİLİSELER

    1) Tuzaklar, tuzaklar… Propaganda için ücretsiz filmden tutun, el ilanlarına kadar denemedikleri yol yok bunların. Somut örnek mi istiyorsunuz? Hz. İsa’yı, Hıristiyanlığı anlatan filmler, yayınlar… Gazete reklamları yoluyla “ücretsiz” sunulup dağıtılıyor.

    Hükümet üç maymunu oynamakta. Kültür ve Turizm Bakanlığı mı, İç İşleri Bakanlığı mı? Ara ki bulasın. Konu Meclis gündemine taşınıyor, ancak sonuç yok.

    2)Türkiye’nin dört bir yanında pıtrak gibi açılan kiliseler… Çoğu kaçak… İnanılacak gibi değil: Son bir yıl içinde 21 000 kilise!… Evet bu rakamı, evet bu korkunç rakamı verenler var basında.

    Ankara’nın sanayi alanlarından Ostim’de açılan kilise, alenen misyonerlik yapmakta. Birkaç cılız protestodan başka tepki yok.

    Bir diğer örnek Isparta’dan… Misyonerler cirit atıyor bu ilimizde de. Bir liseden iki kız öğrenciyi Hıristiyan yapmayı başarmışlar (Atatürk’ün zamanında da böyle bir olay meydana gelmişti de, Büyük Önder bu işi yapanların kafasına dünyayı geçirmişti). Hedefleri, 40 kişiye ulaşıp yasal bir kilise açmakmış Isparta’da (40 kişiye ulaşıp sonunda kiliselerini açtılar mı acaba? Araştırıp üzerine yazılar yazmak, fikir ve hukuk mücadelesi vermek görevinizdir ey vatanseverler).

    3) Ve Antalya’dan Yalvaç’a bir yol inşaatı, adı “St. Paul Yolu” olacakmış. Projenin adı “AB Life Üçüncü Ülkeler Programı.” Maliyeti 436 bin Avro, paranın yüzde 70’i Avrupa Birliği’nden! Peki neden Yalvaç? Çünkü: birincisi, misyonerler Isparta’da yoğunlaşmış durumda. İkincisi, Aziz Pavlus ilk vaazını Yalvaç’da vermiş.

    4) Öyle şımartılmış ki bu Avrupalı sömürgenler, Türkiye’yi yol geçen hanına çevirmişler. Müzelerimizde bile “âyin” yapılıyor! İki genç doktorumuz anlatıyor: Tarih 30 Ekim 2004… Kapadokya’daki Zelve Açıkhava Müzesi’ndeler. Kayalara oyulmuş, antik kiliselerden birine giriyorlar. O da ne, daha adım atar atmaz donup kalıyorlar: İçerde 25-30 kadar değişik yaşlarda yabancı turist, yanan onlarca mumun eşliğinde, kendilerinden geçmiş, topluca dua ediyor, âyin yapıyorlar. Genç doktorlar araştırıyorlar, soruyorlar yetkililere; hiçbirinin bu gizli âyinden haberi yok, uyuyorlar.

    III) ÜNİTER YAPI HEDEFTE

    1) Ankara Ticaret Odası bir rapor yayımlıyor: Misyonerlik Raporu… Çalışmaya göre Türkiye’de misyonerliği hortlatan temel faktör, AB’ye uyum yasaları… Bu doğru… Ancak ben baş sorumlu olarak teslimiyetçi A.K.P. iktidarını görüyorum. Onlar fırsat vermeseler, ne yapabilir elin uğursuzu ülkemize?

    Misyonerlik etnik ve dinî ayrımcılığı körüklüyor. Dolayısiyle asıl hedef devletimizin üniter yapısı. Misyonerlik faaliyeti 300’den fazla kilisede yürütülüyormuş. Kullanılan bir araç da insan hakları ve demokrasi putperestliği…

    2) Türkiye’nin nüfus yapısı da hedefte: Örnek olarak, Mardin’in etnik yapısını değiştirmeye yönelik faaliyetleri verilebilirim. Kimi papaz ve misyonerler Avrupa’da yaşayan Hıristiyan Süryanileri Türkiye’ye geri getirmek için bir proje başlatmış. İlk hedefleri bu şehirdeki Süryani nüfusunu 15 bin düzeyine yükseltmek.

    3) Misyonerlerin bir projesi de “Kürtleri İncil ile Buluşturma Projesi.” Bütün dertleri şu : Kürtleri nasıl Hıristiyan yaparız? Bu amaçla İncil’i üç lehçede tercüme çalışması başlatmışlar, Sorani Kürtçesi ile radyo programları yapıyorlar. Türkçe konuşan Kürtler için de, İncil’i tanıtıcı bir dergi çıkarıyorlar. Kendileri de Kürtçe öğrenmeyi ihmal etmiyorlar. Memnunlar, çünkü Kürtleri hıristiyanlaştırmakta aşama kaydettiklerine inanıyorlar. Bizim Ankara’daki sözde Müslüman hükümet ise derin uykulara batıp gitmiş ya da işine geldiğinden uyur gibi yapıyor.

    4) Bu konuda iki anlamlı tespit daha var, aşağıda veriyorum.

    -Attila İlhan: “Hıristiyanlığı seçmek, Emperyalizm’i seçmektir.”

    -Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Bayraktar: Misyonerler emperyalizmin öncü gücüdür. Misyonerlere kanarak din değiştiren insan sadece dininden değil, kimliğinden ve tarihinden de kopar. Atatürk, misyonerliği yasaklamıştı.

    IV) BULGU VE YORUMLAR

    Yukarda sunduğum olayları gözlem verisi olarak alıp üzerlerinde kafa yorduğumda başlıca şu bulgulara ve yorumlara ulaşıyorum.

    1) Misyonerlik Türkiye için büyük bir tehlikedir. Çünkü gizli ve asıl hedefinin, Türkiye’nin “inanç birliğini ve üniter yapısını bozmak” olduğu görülüyor. Avrupa Birliği bahanesiyle misyonerliği serbest bırakmak büyük bir hatâdır. Bunun özgürlükle, insan haklarıyla, demokrasiyle hiçbir ilgisi yoktur. Onu böyle gösterenler, Derin Merkez’in emrinde görüş ve teori üreten bir kısım satılmış batılı bilim adamları ile onların bu bilim-dışı ürünlerini olduğu gibi Türkiye’ye getiren aktarmacı, “aydın”lar ve öğretim elemanlarıdır. Misyonerlik tarih boyunca nasıl emperyalizmin çıkarlarının bir aracı olarak kullanılmışsa, bugün de öyledir. Kesinlikle önüne geçilmelidir.

    2) Derin Merkez -birçok ülkede olduğu gibi-Türkiye üzerindeki emellerini de türlü araçlar kullanarak gerçekleştirmektedir. Bu araçların en başta gelenin para olduğu söylenebilir. İnsanlarımızı, aydınlarımızı, politikacılarımızı, kuruluşlarımızı, kimi üniversitelerimizi,… para vasıtasıyla satın alıyorlar. Saydığım kimse ve kuruluşlardan bir kısmı bilinçlidir, yaptığının farkındadır. Bunlar Atatürk’ün “dahilî bedhahlar” dediği kesimin içine girer. Bir kısmı ise cehaletinden ya da saflığından dolayı, Türkiye’ye ne kötülükler yaptığının farkında değildir. Bu şahıs ve kuruluşların, her ne amaçla olursa olsun yabancılardan para almaları ya yasaklanmalı ya da sıkı denetim altına alınmalıdır. Atalarımız şu özdeyişleri boşuna söylememiştir:

    -Düşmandan para alan, düşmanın kılıcını sallar.

    -Para almaya alışan, buyruk almaya da alışır.

    -İhsan ile, hür kimse köle yapılır.

    3) Türkiye’de Tanzimat kafası yeniden hortlamıştır. Bu kafa Türkiye’yi uyuşturmakta, felç etmektedir. Ne yazıktır ki Türkiye’nin yönetimi epeydir bu kafada olanların eline geçmiştir. Tarih tekerrür etmektedir. Bu zihniyet Batı’nın en büyük yardımcısıdır. Atatürkçüler ve bütün vatanseverler birleşerek Tanzimat kafalılara karşı bütün güçleriyle mücadele etmelidir. Öncelikle Tanzimatçı zihniyetin mahiyetini ve zararlarını milletimize anlatmanın yollarını bulmalıdır.

    4) Türkiye Cumhuriyeti sahipsizdir. En sorumlu kişiler ve kuruluşlar görevlerini yapmıyor. Takip yok, denetim kalmadı, aydınlarımızın çoğu ilgisiz, vurdumduymaz, ya da idare-i maslahatçı… Türkiye Batı’nın her türlü saldırısına, kullanım ve tasallutuna sonuna kadar açılmış durumda. Sanki gizli bir proje yeniden uygulamaya konulmuş. Bu; Batı’nın, Derin-Merkez’in, tarihin tozlu raflarından indirdiği, yarım kalmış bir proje: Adı, “Türkiye: Batı’nın yeni sömürgesi”…

    5) Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi neden tam üyelik havucuyla oyaladığı, uyum yasalarıyla devletin en birleştirici unsurlarını neden hedef aldığı açıkça anlaşılıyor. Uzun vadeli, sinsi bir plan karşısındayız. Bu yukarda andığım tarihî ve yarım kalmış, sonu getirilememiş plan: Hedefi,Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğüne ve varlığına son vermek. Avrupa Birliği -daha doğrusu üç azılı sömürgeci, İngiltere, Fransa ve Almanya- bizi içimizden vuruyor; hamiyetsiz, bulundukları mevkilere asla layık olmayan politikacılarımızın, yöneticilerimizin cehaletinden, gafletinden, dalaletinden yararlanarak…

    Avrupa Birliği Türkiye’de etnik ve dinî ayrımcılığı körüklüyor. Nasıl? Misyonerlik aracıyla!… Nüfus yapımızı bozmaya çalışıyor. Türkiye’de Hıristiyan nüfusu, azınlıkları artırmaya ve güçlendirmeye çalışıyor (Tabii bu tek saldırısı değil, başkaları da var).

    Ve Derin-Merkez uygun zamanı kolluyor. Aralarında “Ergeç o gün gelecek” diye fısıldaşıyorlar. Bekledikleri gün gelince, içimizde yarattıkları Hıristiyan nüfusla Türk-Müslüman nüfus arasında büyük bir çatışma çıkaracaklar. Bir olasılıktır ki Batı tarihî hedefine böyle ulaşacak.

    SONUÇ
    2004 yılının bazı misyonerlik olaylarının gözleminden, bulgu ve yorumlardan ulaştığım başlıca hipotez ve önerileri aşağıda özetliyorum.

    • Misyonerlik Türkiye için büyük bir tehlikedir. Misyonerliğin serbest bırakılmasının özgürlükle, insan haklarıyla, demokrasiyle hiçbir ilgisi yoktur. O emperyalizmin başta gelen araçlarından biridir. Kesinlikle engellenmelidir.

    • Derin-Merkez’in Türkiye üzerindeki emellerini gerçekleştirme araçlarından biri de paradır. Göz kestirilen insanlar, kuruluşlar para ile satın alınıyor. Yabancılardan para alınması yasaklanmalı ya da en azından sıkı denetim altına alınmalıdır.

    • Türkiye yeniden Tanzimat kafalıların eline geçmiştir. Türkiye, Derin-Merkez’in her türlü sömürüsüne terkedilmiş bir durumdadır. Eğer böyle giderse, Türkiye Cumhuriyeti’nin yok olması kaçınılmazdır. Vatanseverler mutlaka bir araya gelerek “Yeni Tanzimatçı”lara karşı bütün güçleriyle bir mücadele başlatmalıdır.

    • Yeni Tanzimatçılığın işini kolaylaştıran Avrupa Birliği’dir. Avrupa Birliği -Atatürk’ün Nutuk’ta haber verdiği- “dahilî bedhahlar”la el ele vermiş uzun vadeli, sinsi bir plan uygulamaktadır. Hedef Türkiye’de etnik ve dinsel ayrımcılığı körüklemektir. Nüfus yapımızı bozmaktır. Hıristiyan nüfusu artırmak ve güçlendirmektir. Zamanı gelince de bir iç savaş çıkarmaktır. Nihai hedef Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına son vermektir.

    Evet, şu yadsınmaz bir gerçek: Atatürk’ten ne kadar uzaklaşıyorsak, parçalanmaya da o kadar yaklaşıyoruz.

    O’nun her dediğinde, her öğüdünde, her eyleminde bir hikmet vardır.

    Atatürk’ün misyonerliği neden yasaklamış olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz.

    Yorum tarafından Prof.Dr. Cihan Dura | Temmuz 11, 2011 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: