VaTaN

► "Mahzenden Göklere" ◄

İşgalin Kırkıncı Yılında Kudüs


Kudüs Kırk Yıldır İşgal Altında Kudüs’ün kutsal Mescidi Aksa’yı bağrında barındıran ve “Eski Kudüs” olarak da adlandırılan doğu kesimi 7 Haziran 1967 tarihinde bölgedeki rejimlerin de ihanetleriyle işgalci Siyonistlerin hâkimiyeti altına geçti.
Hazırlayan: Ahmet Varol

Biz de işte bu ihanet ve işgalin kırkıncı yıldönümü münasebetiyle Kudüs’le ilgili bir dosyamızı ilginize sunuyoruz.

Kudüs Bir İslâm Şehridir
Kudüs kurulduğu günden buyana vahyi, ilahi tebliği ve peygamberlik müessesesini temsil etmiştir. Dolayısıyla burası kurulduğu günden beri bir İslam şehridir. Çok sayıda peygamber hayatlarının en azından bir bölümünü bu şehirde geçirmiştir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) de miraca yükseltilirken Kudüs’e kadar getirilmiş ve oradan göklere çıkarılmıştı. Allah dileseydi onu Mekke’den de göklere yükseltebilirdi. Ancak isra ve mirac olayında Hz. Peygamber (s.a.s.)’e refakat eden Cebrail (a.s.)’in onu önce Kudüs’e getirmesi bu şehrin taşıdığı mana ve önem dolayısıylaydı. Yüce Allah son peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Kudüs’ü ziyaret etmesini ve bu peygamberler şehrindeki ilahi ayetlere şahit olmasını dilemişti.

Evet, Kudüs bir İslam şehridir. Çünkü İslam Yüce Allah’tan vahiy alan bütün peygamberlerin ortak dinidir. Kudüs de bir peygamberler şehridir. Yüce Allah bütün peygamberlerin insanlara aynı gerçeği tebliğ ettikleri konusunda şöyle buyurmaktadır: “Sana söylenen senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir.” (Fussilet, 41/43) İslam vahiy dinidir, Kudüs de vahyi sembolize etmektedir.

Kudüs bir İslâm şehridir. Üstelik alelade bir İslâm şehri değil, İslâm’ın kutsal bir şehridir. Yüce Allah bu şehrin ve onu saran toprakların kutsal olduğunu İsrâ olayıyla ilgili meşhur âyeti kerimesinde bildirmiştir. Şöyle buyuruyor Yüce Allah: “Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir.” (İsrâ, 17/1) İşgalciler ne kadar uğraşsalar da bu kutsal şehrin İslâmi kimliğini ortadan kaldıramayacaklardır. Ancak bütün dünya Müslümanlarının Kudüs’e yönelik sinsi oyunlar karşısında oldukça dikkatli ve duyarlı olmaları gerekir. Kudüs sadece Filistinlilerin değil bütün dünya Müslümanlarının ortak bir varlığıdır. Dolayısıyla Kudüs davasına bütün dünya Müslümanlarının hep birlikte sahip çıkmaları, Kudüs’ün yeniden hür ve bağımsız kimliğine kavuşabilmesi için yürütülen çabalara destek vermeleri gerekir. Aksi takdirde kutsal Kudüs şehrine yönelik görevlerini yerine getirmemiş olurlar.

Hz. Davud (a.s.) bir İslâm peygamberidir. Onun gerçekleştirdiği fetihlere ve bıraktığı mirasa da ancak hanif din olan İslâm’ı benimseyenler sahip çıkabilirler. Çünkü diğerleri onun yolundan gitmiyorlar ki fetihlerine ve mirasına sahip çıkma yetkisini kendilerinde görebilsinler. Bakın Yüce Allah, Hz. Davud (a.s.) hakkında ne buyuruyor: “Sen onların dediklerine sabret ve güçlü kulumuz Davud’u an. Çünkü o (her tutumunda Allah’a) yönelen biriydi.” (Sad, 38/17) Evet o her işinde, her tutumunda Allah’a yönelen biriydi. Peki, yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar, her tutumunda Allah’a yönelen bir yüce peygamberin fetihlerine sahip çıkma yetkisini kendilerinde nasıl görebiliyorlar? Yüce Allah’ın Hz. Davud (a.s.)’un nasıl biri olduğunu ortaya koyan ve yukarıda verdiğimiz âyetiyle şu âyetini bir yan yana koyup düşünelim: “Yahudiler “Allah’ın eli bağlıdır” dediler. Kendi elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lânetlendiler! Hayır, Allah’ın iki eli de açıktır, dilediği gibi sarf eder. Rabbinden sana indirilen onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır. Onların aralarına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Ne zaman savaş için bir ateş yaksalar Allah onu söndürür. Onlar ayrıca yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çabalarlar. Allah ise bozguncuları sevmez.” (Maide, 5/64)

Kudüs Hz. İbrahim (a.s.)’in hanif dinini ve vahiy kültürünün temel dinamiği niteliğindeki tevhid inancını temsil eden kutsal bir şehir olduğundan bu şehrin gerçek sahipleri de “iman edenler”dir. Kur’an-ı Kerim, peygamberlerin gerçek varislerinin ancak tevhid inancına sahip ve hanif dine mensup olan mü’minler olduğunu çeşitli vesilelerle vurgulamaktadır. Örneğin bir ayeti kerimede şöyle buyurulur: “Şüphesiz insanların İbrahim’e en yakın olanları ona uyanlar, bu peygamber ve iman edenlerdir.” (Ali İmran, 3/68) Bunun sebebi ise İbrahim (a.s.)’ın hanif bir Müslüman olmasıdır. “İbrahim ne bir yahudi ne de bir hıristiyandı. Ancak o dosdoğru çizgideki bir Müslümandı. O, müşriklerden de değildi.” (Ali İmran, 3/67) Bu, diğer bütün peygamberler için de geçerlidir. Nitekim İbrahim (a.s.)’ın ve onun torunu olan aynı zamanda İsrailoğullarının atası olarak bilinen ve Kur’an-ı Kerim’de iki yerde adı “İsrail” olarak anılan (Bkz. Ali İmran, 3/93, Meryem, 19/58) Hz. Ya’kub (a.s.)’un oğullarına tavsiyesi hakkında şöyle buyurulur: “İbrahim, oğullarına da bunu tavsiye etti. Ya’kub da aynı tavsiyede bulunarak şöyle dedi: “Ey oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti. Artık ancak Müslüman kimseler olarak ölün.” (Bakara, 2/132) Sonuç itibariyle Kudüs bir peygamberler şehri ve hanif dinin sembolüdür. Dolayısıyla oranın gerçek sahipleri de peygamberlerin gerçek varisleri ve hanif dinin mensupları olan mü’minlerdir.

Siyonistler yahudileri Kudüs topraklarına toplayabilmek için ellerindeki Muharref Tevrat’tan çıkardıkları birtakım uyduruk hikayeleri sonuna kadar değerlendirmeye çalışıyorlar. Oysa Müslümanların, vahyedildiği gibi muhafaza edilen Kur’an-ı Kerim’deki ilkelere yapışmakta ve bu ilkelerin ışığında Kudüs üzerindeki haklarına sahip çıkmakta çok daha kararlı olmaları gerekir.

Kudüs Davasının İslam’daki Yeri ve Önemi
Kudüs, vahye dayanan bütün dinlerde kutsal sayılan bir şehirdir. Bunun başta gelen sebebi ise Yüce Allah’ın insanları doğru yola iletmeleri üzere görevlendirdiği peygamberlerin birçoğunun bu şehirde yaşamış veya en azından hayatlarının bir bölümünü bu şehirde geçirmiş olmalarıdır. Ayrıca bu peygamberlerden bazılarının mabed olarak kullandıkları mekanlar da bu şehirdedir.

Kudüs, İslam’da özel bir yere ve kutsiyete sahiptir. Zaten adı da bu yerine ve kutsiyetine işaret eder. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescidi Aksa’yı bağrında barındırması ve Resûlullah (s.a.s.)’ın isra ve mirac mucizesine şahit olması bu üstünlüğünün sebeplerinin başında gelir.

İsra ile ilgili âyeti kerimede Mescidi Aksa’dan “çevresini mübarek kıldığımız” şeklinde söz edilmektedir. Mescidi Aksa’nın çevresi ise başta Kudüs sonra diğer Filistin topraklarıdır.

Kudüs’e Üstünlük Kazandıran Mabed: Mescidi Aksa
Kudüs en başta Müslümanların ilk kıblesi ve harem mescidlerin üçüncüsü olan Mescidi Aksa’yı bağrında barındırdığından dolayı İslam’da ayrı bir yere ve öneme sahiptir. Yüce Allah yukarıda verdiğimiz ayeti kerimede Mescidi Aksa’dan adıyla söz etmekte ve bu mescidin etrafının mübarek kılındığını bildirmektedir. Aynı ayeti kerimede Resûlullah (s.a.s.)’ın isra olayında Mescidi Haram’dan alınıp Mescidi Aksa’ya getirilmesinin sebebi “kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için…” şeklinde izah edilmektedir. Bu açıklama Mescidi Aksa’nın birtakım ilahi ayetleri, tevhid inancını ve peygamberler silsilesini sembolize eden bazı işaretleri bünyesinde taşıdığına delalet etmektedir. Bu yönüyle Mescidi Aksa, Yüce Allah’ın yeryüzündeki ilahi işaretlerinden bir işarettir.

Kur’an-ı Kerim’in bazı yerlerinde de bu mescidden ismi anılmaksızın söz edilmektedir. Örneğin Meryem suresinin 11. ayetinde Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Bunun üzerine (Zekeriyya a.s.) mescidden kavminin karşısına çıkıp onlara: “Sabah ve akşam tesbih edin” diye işaret etti.” Burada kastedilen mescid, Mescidi Aksa’dır. Ali İmran suresinin 37. ayetinde de şöyle buyuruluyor: “Rabbi onu (Meryem’i) güzel bir kabulle kabul etti; güzel bir şekilde yetiştirip büyüttü ve onun bakımını Zekeriyya’nın yükümlülüğüne verdi. Zekeriyya ne zaman onun bulunduğu mabede girse yanında yiyecek bulurdu. “Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?” derdi. O da: “Allah’ın katındandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızk verir” derdi.” Burada sözü edilen mabed Mescidi Aksa’dır. Yine aynı surenin 39. ayetinde de şöyle buyuruluyor: “Onun (Zekeriyya (a.s.)’ın) mihrabda namaz kılmakta olduğu sırada melekler kendisine, “Allah sana, Allah katından olan Kelime’yi doğrulayıcı, efendi, kendine hakim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdelemektedir” diye seslendiler.” Bu ayeti kerimede mihrap denirken kastedilen mekan da Mescidi Aksa’dır.

Mescidi Aksa’nın fazilet ve ehemmiyeti hakkında ayrıca birçok hadisi şerif bulunmaktadır. Resûlullah (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: “Yolculuk ancak şu üç mescidden birine olur: Benim şu mescidime, Mescidi Haram’a ve Mescidi Aksa’ya.” (Müslim, Kitabu’l-Hacc, 15/415, 511, 512) Burada kastedilen yolculuk ibadet kastıyla olan özel yolculuktur. Bu hadisi şerif dolayısıyla Mescidi Aksa harem mescidlerin üçüncüsü sayılmıştır.

Ahmed ibnu Hanbel, Nesai ve Hakim’in Abdullah ibnu Ömer (r.a.)’den rivayet etmiş oldukları bir hadisi şerife göre de Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Süleyman (a.s.) Mescidi Aksa’yı yaptığında Rabbinden üç şey istedi. Rabbi ona ikisini verdi. Ben üçüncüsünü de vermiş olmasını ümit ediyorum: Kendisine, kendi hükmüne denk gelecek hüküm vermesini istedi, (Rabbi) bu istediğini verdi. Kendisinden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir saltanat vermesini istedi, bu istediğini de verdi. Bir de her kim, bu Mescid’de -yani Mescidi Aksa’da- namaz kılmak amacıyla evinden çıkarsa anasından doğmuş gibi günahlarından sıyrılsın istedi. Biz Allah’ın bu istediğini de ona vermiş olmasını ümit ediyoruz.”

Bir hadisi şerifte bildirildiğine göre Resûlullah (s.a.s)’ın cariyesi Meymune (r. anha): “Ey Resûlullah! Bize Mescidi Aksa hakkındaki hükmün ne olduğunu bildir” dedi. Resûlullah (s.a.s.) da şöyle buyurdu: “Oraya (Mescidi Aksa’ya) gidin ve içinde namaz kılın.” -Hadisin ravisi dedi ki: “O zaman burası Daru’l-Harb’di (yani Müslüman olmayanların hakimiyeti altındaydı).”- (Resûlullah (s.a.s) sözlerine daha sonra şöyle devam etti): “Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin.” (Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, 14) Burada zeytinyağı bir semboldür. Yapılması istenen ise Kudüs’e ve Mescidi Aksa’ya önem verilmesi, oranın Hz. İbrahim (a.s.)’ın hanif dininin gerçek sahipleri olan mü’minlerin eline geçmesi için çalışılması ve o kutsal mekanların tevhid dinine uygun kimliğinin korunması amacıyla yapılan çalışmalara herhangi bir şekilde destek olunmasıdır. Müslümanların bu tavsiye doğrultusunda Filistin topraklarına sahip çıkmaları ve bu konuda ellerinden hiçbir şey gelmiyorsa, en azından oradaki İslami çalışmalara destek olmak, orada yaşayan Müslümanların yaralarını sarmak amacıyla bir yardım göndermeleri gerekir. İşte Resûlullah (s.a.s.)’in “zeytinyağı”yla sembolize ettiği şey de budur.

Yeryüzünün en faziletli mekanları camiler, camilerin de en faziletlileri Mescidi Haram, Mescidi Nebevi ve Mescidi Aksa’dır. Bu üç camide kılınan namazların diğer camilerde kılınan namazlardan çok daha fazla sevaplı olduğu hadisi şeriflerde bildirilmiştir. Hatta İbnu Mace’nin nakletmiş olduğu bir hadiste: “Bir adamın kendi evinde kıldığı namaza bir namaz sevabı verilir. Oturduğu beldenin sakinlerinin devam ettikleri camide kıldığı namaza yirmi beş kat sevap verilir. Cuma namazının kılındığı camide kıldığı namaza beş yüz kat sevap verilir. Mescidi Aksa’da kıldığı namaza elli bin kat sevap verilir. Benim camimde kıldığı namaza da elli bin kat sevap verilir. Mescidi Haram’da kıldığı namaza ise yüz bin kat sevap verilir” denmektedir. (İbnu Mace, İkametu’s-Sala ve’s-Sunne fiha, 5/198) Ancak ez-Zevaid’de bu hadisin isnadının zayıf olduğu söylenmektedir. İbnu Hibban da bu hadisin delil olarak alınabilmesi için bunu te’yid eden bir rivayetin bulunması gerektiğini ifade etmiştir. Burada verilen rakamları te’yid eden başka herhangi bir rivayet bilmiyorsak da, sayılan üç mescidde kılınan namazların diğer mescidlerde kılınan namazlardan çok daha fazla sevaplı olduğunu bildiren başka hadisler mevcuttur. Bu itibarla verilen rakamlar belki sevabın katını ifade etmek için değil de arada çok büyük bir sevap farkı olduğuna dikkat çekmek için söylenmiş olabilir.

Bilindiği üzere Mescidi Aksa aynı zamanda Müslümanların ilk kıblesidir. Bu özelliğinden dolayı da İslam’da ayrı bir öneme sahiptir. Bu kutsal mabedin İslam’daki önem ve üstünlüğünün bir sebebi de Resûlullah (s.a.s.)’ın isra ve mirac olayına şahit olmasıdır. Yukarıda vermiş olduğumuz ve İsra suresinde geçen ayeti kerime bu olaya işaret etmektedir.

Tanınmış tefsir alimlerinden Kasımi, Mescidi Aksa’nın ismi hakkında şu açıklamayı yapmıştır: “Aksa kelimesi “en uzak” anlamındadır. Mescidi Aksa da Mekke’ye olan uzaklığından dolayı böyle adlandırılmıştır.”

Tarih kaynaklarından, tefsir kitaplarında yer alan rivayetlerden ve hadislerde verilen bilgilerden Mescidi Aksa’nın ilk şeklinin Hz. Süleyman (a.s.) tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim yukarıda vermiş olduğumuz ve: “Süleyman (a.s.) Mescidi Aksa’yı yaptığında…” diye başlayan hadisten bu anlaşılıyor. Buhari ve İbnu Mace’nin nakletmiş olduğu bir hadisi şerifte Ebu Zer (r.a.)’in şöyle dediği bildirilmiştir: “Resûlullah (a.s.)’a, yeryüzüne konulmuş olan ilk mescidin hangisi olduğunu sordum. “Mescidi Haram” diye buyurdu. “Sonra hangisi?” dedim. “Mescidi Aksa” diye buyurdu. “İkisi arasındaki süre ne kadardır?” diye sordum. Şöyle buyurdu: “Kırk yıl. Sonra bütün yeryüzü senin için mesciddir. Nerede namaz vaktine girersen orada namaz kıl.” (Buhari, Kitabu Ehadisi’l-Enbiya, 60/40; İbnu Mace, Kitabu’l-Mesacid ve’l-Cemaat, 4/7)

Yüce Allah bir ayeti kerimede şöyle buyurmaktadır: “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimizde, onun ölümünü, bastonunu yiyen ağaç kurdundan başka onlara gösteren olmadı. Böylece o yere yıkılınca, anlaşıldı ki cinler eğer gaybı biliyor olsalardı aşağılayıcı azabın içinde kalmazlardı.” (Sebe, 34/14) Bazı kaynaklarda bu ayeti kerimenin tefsiriyle ilgili olarak şu bilgilere yer verilmektedir: Mescidi Aksa’nın inşaatını önce Hz. Süleyman (a.s.)’ın babası Hz. Davud (a.s.) başlattı. Ancak o bitiremeden vefat etti ve bu işi bitirmeyi oğlu Süleyman (a.s.)’a vasiyet etti. Yüce Allah’ın kendisine verdiği bir yetkiyle Mescidi Aksa’nın inşaatında cinleri de çalıştırdı. Bu, oldukça zor ve ağır bir iş olduğundan ayette “aşağılayıcı azap” olarak adlandırılmıştır. Hz. Süleyman (a.s.) Mescid’i tam bitiremeden vefat zamanı gelince üzüldü ve Yüce Allah’a Mescid’in inşası bitmeden vefatını kimseye bildirmemesi için dua etti. Allah da duasını kabul etti ve vefat ettikten sonra bastonuna dayalı bir halde kaldı. Emrindekiler onun odasında bu hal üzere ibadet ettiğini sanıyorlardı. Çünkü önceleri de yanına azığını alıp uzun süre uzlete çekilerek ibadet etmek adetiydi. Ancak daha sonra dabbetu’l-arz denilen bir böcek bastonunu içten kemirince baston çöktü ve Hz. Süleyman (a.s.) da yere düştü. Böylece vefat ettiği anlaşıldı. Bu olayla birlikte cinlerin “biz gaybı biliriz” iddialarının tutarsız olduğu da ortaya çıkmış oldu. Bu rivayet Mescidi Aksa’nın inşası hakkında bazı bilgiler içerdiğinden vermekte yarar gördük.

Yahudiler Hz. Süleyman tarafından inşa edilen şeklin Siyon mabedi olduğunu ve bu mabedden bugün geriye kalan tek şeyin kendilerinin Ağlama Duvarı, Müslümanların ise Burak Duvarı olarak adlandırdıkları duvar olduğunu ileri sürmektedirler. Söz konusu duvarı takdis etmeleri de bu yüzdendir. Ancak yahudilerin bu konudaki iddiaları tarihi gerçeklere terstir. Çünkü Kudüs şehri tarihte birkaç kez yıkıma maruz kalmıştır. Hz. Süleyman (a.s.)’ın yaptırdığı bina da muhtemelen Babil işgalinden sonra gerçekleştirilen yıkımda tahrip edilmişti. Söz konusu duvarın alt kısmının M. Ö. 18 yılında inşa edilen mabedin kalıntısı olduğu sanılmaktadır. Şu anki şekliyle bu duvar, Haremi Şerif’in bir parçasıdır ve Müslümanlara ait vakfın bir mülküdür. Siyonistlerin Kudüs hakkındaki iddiaları ne kadar geçersizse “Ağlama Duvarı” olarak adlandırdıkları Burak Duvarı hakkındaki iddiaları da o kadar geçersizdir.

Yahudiler söz konusu duvarın önünde, daha önce Mescidi Aksa’nın yerinde bulunduğunu ileri sürdükleri mabed için ağladıklarından ve bu mabedi yeniden inşa etmek amacıyla intikam yemini yaptıklarından bu duvarı Ağlama Duvarı olarak adlandırırlar. Müslümanların bu duvarı Burak Duvarı olarak adlandırmalarının sebebi ise Resûlullah (s.a.s.)’ın isra olayında binek olarak kullandığı Burak’ı bu duvara bağladığına dair rivayettir.

Belirttiğimiz üzere yahudiler, Mescidi Aksa’nın mevcut şeklini yıkarak daha önce yerinde bulunduğunu ileri sürdükleri Siyon Mabedi’ni veya bir diğer adıyla Süleyman Heykeli’ni inşa etmeyi amaçlamaktadırlar. Siyonistler bu konudaki niyetlerini gizlemiyorlar. Örneğin hahambaşı Mordohay Elyahu bu konudaki niyetlerini şu şekilde dile getirmişti: “Biz bu camiyi yıkmak, onu buradan tamamen silmek ve yerine Süleyman Heykeli’ni inşa etmek istiyoruz.” Ünlü terörist ve haham Meir Kahane de İsrail parlamentosu üyeliğine seçildiğinde, Süleyman Heykeli tepesinde yahudilerin ibadetlerine başlık etmek ve Mescidi Aksa ile Kubbetu’s-Sahra’nın yıkılması için mümkün olan her yola başvuracağı üzere yemin etmişti. Haham Şalom Harokohin de: “Diasporadaki yahudilerin bir araya gelmelerinin en önemli sebebi Siyon mabedinin yeniden inşasıdır” demişti.

Kudüs’teki İslami Miras
İslam bütün peygamberlerin ortak dini olduğuna göre Kudüs’teki eski peygamberlerden kalma eserlerin tümü İslami mirastır. Bu kutsal miras, Kudüs’ün Hz. Muhammed (s.a.s.)’in kurduğu İslam devletinin orduları tarafından fethedilmesinden sonra bir hayli zenginleştirilmiştir. 1517’de Kudüs’ü Memlükler’den alan Osmanlılar da bu şehirde zengin bir İslami miras bırakmışlardır.

Kudüs’teki İslami mirastan söz edilince ilk akla gelecek eser şüphesiz Mescidi Aksa’dır. Mescidi Aksa’dan daha önce tafsilatlı bir şekilde söz ettiğimizden burada tekrar üzerinde durmayacağız.

Kudüs’ü sembolize eden mabedlerden biri de Kubbetu’s-Sahra’dır. Bu cami Resûlullah (s.a.s.)’ın miraca çıkarken üstüne bastığı rivayet edilen kutsal kayanın etrafına yapıldığından dolayı Kubbetu’s-Sahra olarak adlandırılır. (Buradaki sahra kelimesi noktalı kha ile yazılır ve kaya anlamına gelir. Yani yazılış ve anlam itibariyle çöl anlamına gelen sahradan farklıdır.) Söz konusu kayanın etrafını ilk kez mescid edinen kişi Kudüs fatihi Hz. Ömer (r.a.)’dir. Ancak bugün Kubbetu’s-Sahra olarak bilinen mabed yani mevcut sekiz köşeli ve süsleme sanatı açısından harika özelliklere sahip olan eser Emevi halifelerinden Abdulmelik ibnu Mervan tarafından yaptırılmıştır. Fakat bu bina daha sonra birkaç kez tamir gördü ve çeşitli değişikliklere uğradı. Kubbetu’s-Sahra da haremi şerif olarak adlandırılan alan içinde yani Mescidi Aksa’nın yakınında bulunmaktadır. Cuma günleri erkekler Mescidi Aksa’da, kadınlar Kubbetu’s-Sahra’da cuma namazı kılarlar. Bu eskiden beri devam eden ve halen de sürdürülen bir adettir.

Kudüs’te bunların dışında da çok sayıda İslami eser mevcuttur. Bunların sadece isimlerini saymaya kalkışsak bile oldukça uzun bir liste vermemiz gerekir. Bu durum Kudüs’ün ne kadar zengin bir İslami mirasa sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Biz bu şehirdeki İslami eserlerden bazılarının adlarını saymakla yetineceğiz:

el-Halil camisi
Muallaktaş camisi
Veliyyullah Muharib camisi
Büyük el-Umeri camisi
Küçük el-Umeri camisi
Hz. Yakub (a.s.) camisi
Kadınlar camisi
İsa camisi
Bayram Çavuş medresesi, tekkesi ve kulesi
Mevleviye camisi
Çorbacı Sebili camisi
Disi camisi (Hz. Davud Peygamber camisi)
Ömeri Safir camisi
Mus’ab ibnu Umeyr camisi
Han Sultan camisi
Ebu Bekir Sıddık camisi
Osman ibnu Affan camisi
Suveyka Allun camisi
Burak camisi
Şeyh Reyhan camisi
Şeyh Mekki cami ve türbesi
Hz. Süleyman (a.s.) efendimizin makamı ve camisi
Ömer ibnu Hattab Camisi
el-Hariri Camisi
Kale camisi
Osman ibnu Hattab camisi
Hanka camisi
Hayatu’s-Salahiyye camisi
es-Seyfi camisi ve meydanı
el-Kumeyr camisi
Alauddin el-Basri camisi
el-Afgani camisi
Buhariya camisi
Şeyh Lu’lu’ camisi
Kırmızı minare camisi
el-Kermi camisi
Mansuri camisi
Mağribliler camisi
Fahriya camisi
Peygamber Süleyman camisi ve meydanı
Sultan Hamamı (günümüzde Süryaniler kilisesinin bir bölümünü oluşturmaktadır.)

Bu sayılanlar Kudüs’teki İslami eserlerin çok az bir kısmıdır. Bunların dışında daha çok sayıda cami, medrese, türbe, sebil ve benzeri eserler mevcuttur. Bu eserlerin bir kısmı Osmanlı dönemi öncesinden, bir kısmı da Osmanlı döneminden kalmadır. Bugün bu eserlerin çoğunun tamir ve restore edilmesi gerekmektedir. Ancak işgal yönetimi İslami eserlerin onarımına herhangi bir maddi katkıda bulunmadığı gibi bu eserleri tamamen yıkılmaya terk etmektedir. Müslümanların kurmuş olduğu gönüllü kuruluşlar ve vakıflar da söz konusu eserleri onarmak için yeterli maddi imkan bulamamaktadırlar. Bu eserlerin bakım ve onarımıyla ilgilenen Kudüs İslami Vakıflar Meclisi 1995’te yaptığı bir açıklamada Kudüs’teki İslami eserlerin restorasyonu için 21 milyon dolara ihtiyaçlarının olduğunu bildirmişti.

Kudüs’te Yahudileştirme Faaliyeti
Siyonist işgal devleti bu kutsal şehre yönelik yahudileştirme faaliyetlerini değişik yollardan sürdürüyor. Bunların başında gelen metot ise Kudüs’te yaşayan Müslümanları bu şehirden göç etmeye zorlamaktır. Bu amaç için değişik yollara başvuruluyor. Bunlardan biri Müslümanların evlerini yıkmaktır. Bu amaçla yılda ortalama 150 Müslüman ailenin evi yıkılıyor. Üstelik evleri yıkılan ailelerin Kudüs içinde yeni bir ev inşa etmelerine de fırsat verilmiyor. Bu konuyu araştırarak dünya kamuoyunun dikkatine sunan Uluslararası İnsan Hakları Dayanışma Örgütü, İsrail işgal rejiminin Kudüs’te ev yıkma uygulamasını uzun süreden beridir sürdürdüğüne dikkat çekti.

İşgal devletinin Kudüslü Müslümanları bu şehirden göçe zorlama uygulamalarından biri de çocuklarını bu şehrin nüfusuna kaydetmemektir. Bu uygulama yüzünden Kudüs şehrine kaydedilmeyenler, bu şehrin ahalisine sağlanan imkânlardan yararlanamıyor ve dolaylı bir şekilde göçe zorlanıyorlar. İşgal devleti bu çocukların Kudüs nüfusuna kayıtlarını engellediğinden onların Kudüslülere sağlanan ekonomik, toplumsal ve sağlık hizmetleriyle ilgili haklardan yararlanmalarını da engelliyor. Bu kişilerin sağlık hizmetlerinden yararlanabilmeleri için herhangi bir müracaatta bulunulduğunda resmi sigorta kuruluşları ve özel sigorta şirketleri onları Kudüs sınırları dışında oturanlar arasında değerlendiriyor.

İşgal rejimi sadece çocukları Kudüs nüfusuna kaydetmemekle yetinmiyor, zaman zaman daha önce bu şehrin nüfusuna kaydedilmiş olanların da kayıtlarını silebiliyor. Bu konuda da, Kudüs nüfusuna kayıtlı bir kişinin belli bir süre bu şehrin dışında yaşamasını gerekçe olarak değerlendirebiliyor. Bu yolla Kudüs nüfusundan çıkarılanların sayısı yılda ortalama 500 kişiyi buluyor. Bu yolla Kudüs’teki Müslüman ve Filistinli nüfusun tedrici bir şekilde eritilmesi stratejisi uygulanmaktadır.

İşgal devleti Müslümanların yoğun olduğu Doğu Kudüs’teki Müslümanları göçe zorlamak amacıyla çeşitli baskı uygulamalarına başvuruyor. Bu amaçla onları belediye hizmetlerinden mahrum bırakıyor. Bundan dolayı şehrin doğu ve batı kesimleri arasında adeta iki ayrı dünyanın şehirleriymiş gibi büyük fark görülür. Yine aynı amaçla Doğu Kudüs’teki Müslümanlar çalışma imkânlarından mahrum ediliyorlar, evleri yıkılanların veya tahrip olanların evlerini yeniden yapmalarına veya tamir etmelerine izin verilmiyor. Bu ve benzeri uygulamalarla Kudüs Müslümanları şehri terke zorlanıyor. Bu tür baskı uygulamalarından Doğu Kudüs’te nüfusun % 5’ini oluşturan Hıristiyanlar da nasiplerini alıyorlar.

İşgal devleti sadece nüfus oranlarını değiştirme tarzında bir Yahudileştirme faaliyetiyle yetinmiyor. Kudüs’ün vechesini değiştirmek amacıyla da faaliyet yürütüyor. Bu amaçla değişik İslâmi mekanların, mahallelerin ve eserlerin adlarını İbraniceye çevirmeye çalışıyor. Kudüs konusunda uzman olan Filistinli ilim adamlarından Halil Tüfekçi bu konuda bir rapor hazırladı. Tüfekçi hazırladığı raporunda işgal yönetiminin Kudüs’teki Arapça isimleri zihinlerden silerek yerine İbranice adları yerleştirebilmek için yoğun bir çaba sarf ettiğine dikkat çekti. Tüfekçi, yarın bir gün İbranice adların tabelaların üzerine yazılarak Müslümanların yaşadığı mahallelerin ve sokakların başlarına asılabileceği endişesini de taşıdığını dile getirdi. Bu endişesini dile getirirken bazı köylerin adlarının değiştirildiğine ve eski adlarının unutturulduğuna dikkat çekti. Kudüs uzmanı Tüfekçi yahudilerin “Eski Kudüs” denilen bölgede de yayılmaya ve sürekli yeni yerleşim birimleri açmaya çalıştıklarını da dile getirdi.

Kudüs’e Duvar Zulmü
Görünüşte BM kararları İsrail’in Doğu Kudüs üzerindeki tahakkümünü reddetmektedir. Fakat inşa edilen ayrım duvarı bu konuda da Kudüs’e karşı bir sinsi plan mahiyeti taşımaktadır. Duvar inşası bu kutsal şehir üzerindeki işgal ve tahakkümün bir emrivakiyle sağlamlaştırılması sonucunu doğuracaktır. Çünkü duvar şehrin dışından inşa edilmekte, böylece şehrin tamamı ilhak edilmiş olmaktadır. Duvar aynı zamanda normalde Kudüs nüfusuna kayıtlı 100 bin Filistinlinin dışarıda bırakılmasına sebep olacaktır ki bu durum şehirdeki demografik yapının yahudi nüfus lehine kökten değişmesi sonucunu doğuracaktır. Bu durum aynı zamanda normalde işleri ve yararlandıkları sosyal hizmet kurumları Kudüs’ün içinde olan bu Filistinli nüfusun işlerini, eğitim ve sağlık başta olmak üzere muhtelif sosyal hizmetlerden yararlanma imkânlarını kaybetmeleri anlamına gelecektir. Bu emrivakiyle ilhak olayının doğuracağı en önemli sonuçlardan biri de Filistinlilerin başkenti Kudüs olan bir devlet planlarının tümüyle hayal haline gelmesi olacaktır.

Kudüs’e Müslümanlar Sahip Çıkmalıdır
Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı kılan, zekatı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler onarabilir. İşte bunlar doğru yola erenlerden olabilirler.” (Tevbe, 9/18) Yani Allah’ın kutsal kıldığı mekanlara ve mabedlere sahip çıkacak olanlar takva sahibi mü’minlerdir. Başkalarından bu konuda bir duyarlılık bekleyemeyiz. Ancak uluslararası güçlerin öne sürdüğü yapay kahramanları da gerçek kimlikleriyle tanımamız, onların ne gibi dümenler çevirdiğini bilmemiz gerekiyor. Aksi takdirde onların ihanetlerini bize siyasi birtakım hesaplar gibi yutturabilirler. Nitekim Müslümanların son yüzyılda başlarına gelenler hep, ihanet için özel olarak yetiştirilen yapay kahramanları gerçek kimlikleriyle tanıyamamalarından kaynaklanmıştır.

Kudüs Davası Bütün Müslümanların Davalarıdır
Kudüs ve Filistin davası sadece Filistinlilerin veya Arapların değil bütün Müslümanların davasıdır. Bugün Filistin topraklarında o toprakların bağımsızlığı, Kudüs’ün ve Mescidi Aksa’nın kurtarılması için mücadele eden bir tek kişi olmasa bile Müslümanların yine de bu davaya sahip çıkmaları gerekir. Nitekim Salahuddini Eyyubi, Kudüs’ü ve Mescidi Aksa’yı bu inanç ve şuurla haçlılardan kurtarmıştı. Onun haçlı işgalini içine sindirememesi ve o kutsal mekanlar için uykularının kaçması bir Filistinli ya da Arap olmasından değil Müslüman olmasından kaynaklanıyordu. Onun zamanında haçlıların işgali altındaki yerlerde herhangi bir fiili mücadele olmamasına rağmen Salahuddini Eyyubi yine de harekete geçmiş ve işgale son vermişti. Bugün Allah’a şükür o topraklarda bir bağımsızlık mücadelesi var. Ama ne yazık ki, başka yerlerde yaşayan Müslümanlar onların mücadelelerini sahiplenmekten bile çekiniyorlar. Hâlâ birçokları Filistin ve Kudüs meselesine bir Arap meselesi olarak bakıyor. Artık bu düşüncenin değişmesi ve “ben Müslümanım” diyen herkesin o kutsal mekanların bağımsızlığı için sürdürülen mücadeleye destek vermesi gerekir.

Kutsal Kudüs şehri tarihte olduğu gibi günümüzde de Müslümanların bir aynası niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla bu mukaddes şehrin ve o şehrin bağrında barındırdığı kutsal mirasın Siyonistlerin işgali altında olmasından bütün Müslümanların rahatsız olması gerekir. İman hassasiyeti taşıyan her Müslüman, Yüce Allah’ın mübarek kıldığını bildirdiği mekanların yeniden İslami kimliğine kavuşmasında kendinin de mutlaka bir sorumluluğunun olduğunu bilmelidir.

Siyonistlerin Siyon Mabedi İddiaları Siyasidir
Kudüs davasına teşhis koyma konusunda yaşanan problemden dolayı onaylanması mümkün olmayan birtakım formüller üretildiğini görüyoruz. Bunlardan biri de kutsal Kudüs şehrinin ve oradaki mukaddes mekânların yönetiminin vahye dayanan üç dinin mensupları tarafından paylaşılması formülüdür. Göründüğü kadarıyla böyle bir formül üretilmesinin amacı herkesin razı olacağı ve herkesin haklarının garantiye alınacağı bir çözüm bulmaktır. Herkesin haklarının garantiye alınması için böyle bir koordinasyona ihtiyaç duyulması ise bu konuda İslâm’ın adaletine yeterince güvenememe kanaatine götürür. Böyle bir formüle ihtiyaç duyulmasının ikinci sebebi ise Siyonistlerin kutsal mekânlarla ilgili dayanaksız ve tutarsız iddialarını ciddiye alma olabilir.

Her şeyden önce Siyonistlerin Kudüs’le ve Mescidi Aksa’yla ilgili iddiaları hem tarihi gerçeklere, hem de tevhid inancını temsil eden mirasla ilgili ilkelere aykırıdır.

Mescidi Aksa, Hz. Süleyman (a.s.) tarafından Allah’a kulluk görevinin yerine getirilmesi için bir mabed olarak inşa edilmiştir. Bir Siyon mabedi veya Süleyman heykeli olarak değil. Ondan sonraki dönemlerde gelen peygamberlerin hepsinin hayatlarında Mescidi Aksa’nın özel yeri vardır. Zekeriyya (a.s.) ve onun oğlu Yahya (a.s.) bu kutsal mabedi amacına uygun bir şekilde değerlendirmiştir. İsâ (a.s.)’ın annesi Meryem bu mabede adanmıştı ve bütün gençliği boyunca ona hizmet etti. Onun oğlu İsâ (a.s.) bu mabede özel değer verdi ve tebliğini bu mabed çevresinde yaptı. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) isra ve mirac olayında mucizevî bir şekilde bu kutsal mabedi ziyaret etti.

Biz Müslümanlar olarak her şeyden önce o mabedi ilk inşa eden Hz. Süleyman (a.s.)’ın bir peygamber olduğuna inanıyoruz ve onun tebliğ ettiği tevhid inancını benimsemiş durumdayız. Yahudi toplumu ise onun peygamber olduğuna bile inanmaz, onu Kral Salamon olarak tanırlar. Bir soy iddiasından yola çıkarak onun inşa ettiği mabed üzerinde hak sahibi olduklarını söyleyebilirler mi? O mabede yıllarca hizmet eden Zekeriyya (a.s.), “atalarımız” dedikleri ve miraslarına sahip çıktıklarını söyledikleri insanlar tarafından yıllarca eziyete maruz kalmış, sonunda da öldürülmüştür. Onun oğlu Yahya (a.s.) yine aynı kişiler tarafından kafası yarılarak öldürülmüştür. Biz ise her ikisine de hürmet etmekte, her ikisini de Allah’ın peygamberi olarak bilmekte ve onların tevhid inançlarını sürdürmekteyiz. Mescidi Aksa’ya adanan Meryem (a.s.) ise yine aynı kişilerin çirkin iftirasına maruz kalmıştır. Biz ise onun Allah katında büyük değer sahibi bâkire anne olduğuna inanıyoruz. Onun oğlu İsâ (a.s.)’yı, yine “atalarımız” deyip de kendilerinin onların mirasçısı olduklarını iddia ettikleri kişiler öldürmeye kalktılar ve Yüce Allah, onu göklere yükselterek kurtardı. Biz ise onun bir peygamber olduğuna inanıyor, insanlara tebliğ ettiği tevhid inancını sürdürüyoruz.

Ayrıca şunu ifade edelim ki, Mescidi Aksa’nın Süleyman (a.s.) tarafından inşa edilmiş olan ilk şeklinin tarihte korunamadığı, birkaç kez yıkıma maruz kaldığı bilinmektedir. Ancak bu mabed İslâm’ın fethinden sonra ilk inşa ediliş amacına uygun bir şekilde yeniden inşa edilmiş ve asıl fonksiyonuna döndürülmüştür. Bu kutsal mabed üzerinde hak sahibi olan da şu veya bu kavim, şu veya bu toplum değil, tevhid inancıdır. Dolayısıyla tevhid inancına sahip olanların bu mabede sahip çıkmaları kutsal bir sorumluluktur. Tevhid inancına sahip olduklarını söyleyenler o kutsal mabede sahip çıkma konusunda ihmalkâr davranırlarsa samimiyetlerini göstermede de ihmalkâr davranmış olacaklardır.

Mabedler, etnik kimliğe göre sahiplenilecek ve yine bu kimliğe göre devralınacak miraslar değildir. Bir mabed ne amaç için inşa edildiyse o amaç için değerlendirilir. Kim o amaç için değerlendirirse onun üzerinde hak sahibi olur. Bilindiği üzere Ka’be ve Mescidi Haram, Hz. İbrahim (a.s.) tarafından tevhid inancına göre kulluk görevinin yerine getirilmesi üzere inşa edilmişti. Müşrikler içini putlarla doldurdular. Resûlullah (s.a.s.), Mekke’yi fethettiğinde onların hepsini temizledi ve Ka’be’yi yeniden gerçek fonksiyonuna kavuşturdu. Mekkeliler, Arap ya da İbrahim oğlu İsmail’in (Allah’ın selâmı her ikisinin üzerine olsun) soyundan geldikleri için Ka’be üzerinde hak sahibi değillerdi.

Bugün Filistin topraklarını işgal altında tutan Siyonist grupların Mescidi Aksa’yla ilgili iddiaları ve planları büyük ölçüde siyasidir. Özellikle dünya Müslümanlarının Kudüs ve Filistin davasıyla irtibatlarını koparmak amacıyla arada önemli bir bağ oluşturan Mescidi Aksa’yı ortadan kaldırmak amacıyla söz konusu iddiaları ortaya atmaktadırlar.

Sonuç itibariyle Siyonist işgalcilerin Mescidi Aksa başta olmak üzere Kudüs’teki mukaddes mekânlarla ilgili tüm iddiaları tamamen tarihin saptırılmasından ibaret ve ideolojik amaçlara yöneliktir. Dolayısıyla Müslümanların onlarla paylaşacakları bir şeyleri yoktur. Yahudilerin tarihten kalan herhangi bir mirasları olsaydı zaten İslâm adaleti Hıristiyanların tüm kutsal mekânlarını koruduğu gibi onların miraslarını da korurdu. Çünkü aşağıda biraz daha ayrıntılı olarak vereceğimiz üzere İslâm adaleti o beldelere hâkim olduktan sonra kimsenin dinî mirasına, kutsal binasına ve mekânına zarar verilmemiş, herkesin mukaddesatı korunmuştur. Müslümanların tevhid ehli peygamberlerden aldıkları kutsal mirası yahut kendilerinin inşa ettikleri ve asıl gayesine uygun olarak ihya ettikleri mabedleri onlara peşkeş çekmeleri veya onlarla paylaşmaları da beklenemez.

İslâm’ın Adaleti Herkese Yeter
Siyonistlerin kutsal mekânlarla ilgili iddiaları tamamen siyasi ve işgalci temele dayandığından Müslümanların onların iddialarına dayalı olarak kendileriyle paylaşacakları bir şeyleri yoktur. Hıristiyanların kutsal mekânları ve mabedleri ise en güvenli dönemlerini İslâm adaletinin gölgesinde yaşamıştır. Hz. Ömer (r.a.) Kudüs’ü fethettiğinde, Hıristiyanların teklifte bulunmalarına rağmen kendisinden sonra Müslümanların camiye dönüştürebilecekleri endişesiyle Hıristiyanların kiliselerinde namaz kılmamıştır. Kudüs’te onca kilisenin ve Hıristiyan kültürüne ait tarihi mirasın zarar görmeden korunabilmesi ancak İslâm’ın yüce adaleti tarafından himayeye alınması sayesinde mümkün olabilmiştir.

İslâm adaleti Hıristiyanların Kudüs ve Filistin’deki haklarını korumaya aldığı, onların dinî mabedlerine, tarihi kültürlerine ve kişisel mülklerine zarar verilmesini engellediği halde haçlı seferlerinde Müslümanlara büyük kayıplar verdirilmiş, tarihi ve kültürel mirasları tahrip edilmiştir. Yetmiş bin Müslüman Kudüs ve çevresinde haçlı askerleri tarafından şehit edilmiştir. Haçlı askerlerinin atlarının ayaklarının Kudüs caddelerinde kana gömüldüğü bizzat katliama şahitlik eden haçlı komutanlarının hatıratında yazılmıştır.

Haçlıların bu zulüm ve katliamı gerçekleştirmelerine rağmen Salahuddin Eyyubi’nin gerçekleştirdiği ikinci fetihten sonra kimseye zulmedilmemiş, hangi dinden olursa olsun bütün herkes İslâm’ın adaletinin güvencesi altına girmiştir. Ne var ki İngilizlerin 1917’de gerçekleştirdikleri ikinci haçlı işgalinden sonra Siyonist terör örgütlerinin önü açılırken oranın yerli ahalisine baskı yapılmış, mülkleri zorla ellerinden alınarak Siyonistlere sembolik ücretlerle satılmış, sonra da bu mülklerin Filistinliler tarafından satıldığı ileri sürülerek bir de iftira atılmıştır. Siyonist terör örgütlerinin 1947’de devlet ilan etmeleriyle birlikte ikinci haçlı işgali amacına ulaşmış olduğundan İngiliz işgal güçleri çekildiler. Fakat bu kez zulüm ve vahşet katlanarak devam etti.

Bugün de Siyonist işgalcilerin sinsi planları ve oyunları sebebiyle İslâm’ın en kutsal üç mabedinden biri olan Mescidi Aksa ciddi tehditle karşı karşıyadır. Bu kutsal mabedi tüm Müslümanlar adına korumaya çalışan Filistinliler ise son derece vahşi zulümlere maruz kalıyorlar.

Dünyanın değişik beldelerinde yaşayan Müslümanların, Kudüs’ün gerçek kimliğine ters ve İslâm’ın adaletine güven konusunda şüphe mahiyeti taşıyan formüllere hizmet etmek yerine kutsal Mescidi Aksa’yı özgürlüğüne kavuşturmak isteyen Müslümanların davalarına ve mücadelelerine destek vermeleri gerekir. Siyonist işgale son verilir, Kudüs ve Filistin özgürlüğüne kavuşur ve o beldeye İslâm’ın adaleti hâkim olursa görülecektir ki o yüce adalet herkese yetecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Bilindiği üzere Asr-ı Saadet’te haklı olduklarını bilen yahudiler dahi İslâm’ın adaletine güvendiklerinden anlaşmazlık davalarında, rüşvet yiyerek haklıyı haksız çıkaran hahamlarına gitmektense rüşveti haram bilen, zararı kendine dokunsa da adaleti icra etmeyi görev sayan Hz. Muhammed (s.a.s.)’e gidiyorlardı. İşte o peygamberin izinden gidenlerin bu adaletin herkese yeteceğine inanmaları ve kutsal bildikleri beldelerde adalet ve hakkaniyetin hâkim kılınması için yönetimi birileriyle paylaşma ihtiyacı duymamaları gerekir.

Bütün bu sebeplerden dolayı kutsal Kudüs şehrinin ve etrafındaki mübarek beldenin Siyonist işgalden kurtarılarak, gerçek özgürlüğüne kavuşturulması ve İslâm’ın yüce adaletinin gölgesinde korumaya alınması için çalışmak iman sahibi olduğunu söyleyen herkesin üzerinde sorumluluktur. Kimse bu sorumluluktan azade olduğunu söyleyemez. Bu konuda üzerlerine düşeni ve güçlerinin yettiğini yerine getirmeyenler, birtakım modernist felsefelerin etkisinde kalarak işgalci güçlerin teorilerine alet olanlar büyük hata içindedirler.

Reklamlar

Haziran 8, 2007 - Posted by | Arşiv, Diğer, Filistin, Güncel, Gündem, Genel, Haberler, Ortadoğu, Türkçe, İsrail

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: