VaTaN

► "Mahzenden Göklere" ◄

Son Peygamber Kimdir ?


Son Peygamber Kimdir ?

peygamber1.jpg

Tüm insanlığa örnek model olarak gönderilen bir insanı, bir peygamberi anlatmak ve tarif etmek, en az O’nun risâletinin kuşatıcılığını kavrayabilmek kadar zordur. İnsanlık tarihinde O’nu müstesna bir yere oturtan “âlemlere rahmet” olarak gönderilme keyfiyeti, zihin dünyamızdaki sıradan biçimlendirme ve anlamlandırma çabalarını geçersiz kılmakta ve idrak örgümüzde yeni algı biçimleri oluşturmaktadır. Bu yüzden Hz. Muhammed aleyhisselam’ı anlatmanın zorluğu, İslam ilim geleneğinde “Şemail” ve “Hilye” adıyla yepyeni biçimlerin gelişmesine ve bu alanda zengin bir literatürün doğmasına vesile olmuştur. Hz. Muhammed (sav)’in fiziksel özelliklerinden, bütün vasıflarını şekillendiren ahlâkına kadar her alanda O’nu tanımlayan bu özel formlar nesilden nesile aktarılmıştır. Böylece farklı zaman ve mekânlarda yaşayan her mü’min, kendi duygu ve düşünce dünyasının zenginlikleriyle harmanladığı bir Peygamber algısına sahip olmuştur. Hz. Peygamber’in fiziksel özelliklerinin şekilci bir anlayışla tekdüze bir forma sokulmaması, O’nun çağlarüstü örnekliğini tüm zaman ve mekânlarda hep taze tutmuştur. Kimdir sorusu, O’nun temiz nesebinden, isim ve sıfatlarına; vahyin inşa ettiği kişiliğinden giyim-kuşam ve yeme – içme tarzına kadar maddî ve manevî yaşamının her yönünü ortaya çıkaracak ve insanlığın hayatına yön verecek güçlü bir cevap içermektedir.

Şecere

Hz. Muhammed (sav), Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’e nisbetle İsmailîler diye de anılan ve iki büyük Arap topluluğundan birini teşkil eden Adnanîler’e mensuptur. Soy kütüğünün yirmi birinci göbekten atası olan Adnan’a kadar uzanan kısmı güvenilir bulunarak zikredilmiş, ondan sonrası Hz. Peygamber’in de işaretiyle yaygınlık kazanmamıştır. Bizzat kendisi tarafından kabul edilip bütün İslâm kaynaklarınca zikredilen soy kütüğü şöyledir: Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b. Hâşim b. Abdümenâf b. Kusay b. Kilâb b. Mürre b. Kâ’b b. Lüey b. Gâlib b. Fihr b. Mâlik b. Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizar b. Mead b. Adnân

 

Tıklayınız

Tıklayınız

Tıklayınız

Tıklayınız

HZ. PEYGAMBER’İN ŞEMAİLİ

Prof. Dr. Ali Yardım

Image

Şemâil, kelime yapısı bakımından şimâl‘in çoğuludur. Arapça’da, bu kökten türeyen kelimelerin birbirinden farklı, hatta birbirine zıt değişik manaları vardır. Bu nüanslardan birisi de; huy, tabîat, karakter, hâl ve hareket, tavır ve idavranış anlamıdır. Şimâl‘in bu manalarda kullanılan nüansının çoğulu şemâil kalıbı ile kullanılmaktadır.

İslâm âlimler, kelimeyi bu geniş lügat manalarından alıp, bir şahsın hayat hikâyesini, yâni biyografisini anlatan bir terim hâline getirmişlerdir. Kelime zamanla daha da özelleştirilerek, sadece “Hz Peygamber’in beşerî yönünü, yaşama uslûbunu ve şahsî hayatını anlatan” bir terim hüviyetine büründürülmüştür.

Şemâil’in müstakil bir dal olarak ortaya çıkışı, hicrî III. asrın ikinci yarısı (m. IX.asır) sonlarına doğrudur. Şemâil kelimesini ilk def’a kullanan ve onu sistemleştirip muhtevâsını tâyin eden İslâm âliminin Tirmizî olduğu bilinmektedir. Nitekim gerek ondan önceki dönemde, gerek çağdaşı muhaddis ve tarihçiler arasında bu tâbiri kullanan bir başka isme rastlanmamaktadır.

Tirmizî’nin “Kitâb’üş-Şemâil” adlı eseri, 55 bölüm (bâb) ve bir hâtime’den oluşmaktadır. Tirmizî’nin Şemâil’i, üzerinde en çok şerh, hâşiye, ta’lik ve tercüme çalışması yapılan klâsik eserlerin ilk sıralarında yer almaktadır. Şemâil nev’ine Tirmizî ile başlayan katkılar, ondan sonraki İslâm âlimlerince de devâm ettirilmiştir.

HAT SANATINDA HİLYE-İ ŞERÎF

Prof. Dr. M. Uğur Derman

İslâm inancı, putlaştırılabilecek kimselerin tasvirlerinden şiddetle kaçınmıştır. Bu sebeple, bir kaç asılsız minyatür dışında hiç kimse Rasûlullah’ın resmini çizmeye cesaret edememiştir. Hıristiyan âleminde Hz. İsa için uygulandığı gibi hayalî bir resim yapmaktansa, sahih tariflerden hareketle İslâm Peygamberi’ni hilyesinden öğrenip anlatmak; her inananın, gönlünde beliren şekliyle yaratılmışların bu en yücesini tasavvur ederek bağlanmasına vesîle olmaktadır. Bu ise, putları yıkan bir îman anlayışı için elbette daha gerçekçidir.

“Süs, ziynet” mânâsının yanı sıra “hilkat, suret, sıfat” mânâlarını da taşıyan hilye kelimesi, hilye-i saadet veya hilye-i nebevi terkipleriyle daha tamamlayıcı bir mâhiyet kazanmaktadır. Eskiden beri göğüs cebinde bir hürmet nişanesi olarak taşınmak için, gündelik el yazısı veya nesih hattı ile küçük çapta yazılan bu metnin, kaynaklarda yer almamakla beraber, ilk defa olarak hüsn-i hattın önde gelen isimlerinden Hafız Osman Efendi (öl.1110/1698) eliyle levha şeklinde yazılmış bulunduğu kabul edilmektedir. Eski hattatlardan gelen bu konudaki sözlü rivayetler, bilinen hilye şeklinin benzeri hiç bir levha çalışmasına anılan hat üstadından önce rastlanmayışı; Hafız Osman’ın ise hem bu biçimi denemek, hem de farklı hilye metinlerini araştırıp bulmak ve bunu yazmak hususundaki sanatkârca gayretinin kesinlikle belirlenişi, bu kanaatin doğruluk payını artırmaktadır. Hilye levhalarının tarihî gelişimine geçmeden, en yaygın olan şekline göre tasarlanmış bölümleri incelenirse:

Hafız Osman hilye için yaygın olan bu biçimi geliştirmeden önce, katlanarak göğüs üzerindeki cepte taşınabilecek boyda ve yalnız nesih hattıyla Türkçe mealli hilyeler yazmıştır. Şimdiye kadar üçüyle karşılaştığımız bu hilyelerden birinde 1079/1668 tarihi görülmekte, hattatımızın daha 26-27 yaşlarındayken hilye yazmağa başladığı belirlenmektedir. 22×14 cm. ebadında dört sütun üzerine tertiplenmiş olan ve Arapça bilmeyen Osmanlı müslümanına hitap edebilmek bakımından isabeti bulunan bu hilyede aslî metin düz satır halinde, Türkçe meal ise çok daha ince nesih hattıyla -düz satırı üçgene tamamlayacak verev satırlarla- yazılmıştır. Üç yüz yıldan fazla bir zaman öncesine ait olan ve Hafız Osman’ın râvîsini belirtmediği bu hilyenin meal kısmı -devrinin diliyle- şöyledir; “Mübarek alnı açık idi. Mübarek sakalı değirmi idi. Mübarek sakalına ak düşmüş idi. Mübarek gözleri kara idi. Bâzılar eyitti: Elâ gözlü idi. Bâzılar eyitti: Aka mail idi. Bâzılar eyitti: Sarıya mail idi. Mubârek kaşları açık idi. İnce kaşlı ve tatlı dilli idi. Mübarek dişleri seyrek idi. Mübarek burnu yüce idi. Buğday tenli idi, derler. Mübarek kulakları küçük idi. Mübarek damarları ince idi. Mübarek yüzü ve sakalı değirmi idi. Mübarek alnı geyn (geniş) idi. Mübarek elleri uzun idi. Mübarek boyu mevzun idi. Mübarek kadleri orta idi. Mübarek parmakları ince idi. Mübarek beden-i şeriflerinde kıl yoğ idi. İllâ bir hat var idi, mübarek göğsünden mubârek göbeğine varınca. îki omuzu mabeyninde, mühr-i nübüvvet var idi. Ol mühr-i nübüvvetin, karnında yazılmıştı”.

Image

Bu ilk hilye tertibinden sonra Hafız Osman, yüzyıllarca devam edecek olan en yaygın hilye biçimine geçişinde Hz. Ali rivayetinin sâdece aslî metnini yazmaya başlamıştır. Bu rivayetin meâli de şöyledir:”Hz. Ali (Allah ondan razı olsun), Hz. Peygamber’i (Allah’ın salât ve selâmı onun üzerinde olsun) vasfettiği zaman şöyle buyurdu: ‘Hz. Peygamber’in boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa, ne de düz uzun saçlıydı; saçı, kıvırcıkla düz arası idi. Değirmi yüzlü, duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi. İri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü, ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında, bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında ‘nübüvvet mührü’ vardı. Bu, onun sonuncu peygamber oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, onun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler; fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, onu her şeyden çok severlerdi. Onun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse: ‘Ben, gerek ondan ve gerekse ondan sonra, Rasûlullah (sav) gibi birisini görmedim’ demek suretiyle onu tanıtmak hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun.

Hilyenin bu biçimi, bâzan cebe sığabilmesi için üçe katlanabilir boyda ve katlanma yerleri deri yahut bez şerit yapıştırılarak takviye edilmiş murakkaa tarzında yazıldığı gibi, ahşap üzerine yapıştırılmış daha büyük boylu levha hilyeler de mevcuttur. Lâkin ağaç kurtları böyle hilyeler üstünde delikler açarak onları harâb etmişler; ayrıca o devirlerde üzerine cam geçirilmeyen bu hilyeler, aydınlatmada kullanılan yağ kandillerinin isiyle aşırı derecede kararmışlardır. Hafız Osman hilyenin bu şekline geçtikten sonra, bâzan asıl metni kısaltarak göbek kısmına sığdırmış, etekte ise yine aynı kalemle Türkçe:

“Kametin ey bûstân-ı lâmekân pîrâyesi Nûrdan bir servdir, düşmez zemine sayesi” beytini yazmıştır.Hafız Osman’ın ömrünün sonlarında (1109/1697) yazdığı bilinen Hz. Ali rivayeti metinden başka, aynı biçimde ve cep için üçe katlanacak murakkaa şeklinde Ümm-i Ma’bed (hicret yolunda Hz. Peygamber’le karşılaşıp konuşan bir kadıncağız) rivayeti hilyesi de görülmüştür. Bu hilyenin meali de şöyledir;

“Aydın yüzlü ve güzel yaradılışlı idi; şişman olmadığı gibi zayıf ve ince de değildi. Gözlerinin siyahı ve beyazı birbirinden iyice ayrılmıştı. Saçı ile kirpik ve bıyıklarındaki kıllar gümrahtı. Sesi kalındı. Sustuğu zaman vakarlı, konuştuğu zaman da heybetli idi. Uzaktan bakıldığında insanların en güzeli ve en sevimlisi görünümündeydi; yakından bakıldığında da tatlı ve hoş bir görünüşü vardı. Çok tatlı konuşuyordu. Orta boylu idi; bakan kimse, ne kısa ne de uzun olduğunu hissederdi. Üç kişinin arasında en güzel görüneni ve nur yüzlü olanıydı. Arkadaşları, ortalarına almış durumda hep onu dinlerler; buyurduğu zaman da hemen buyruğunu yerine getirirlerdi. Konuşması tok ve kararlı idi”.

ImageHafız Osman, hilyelerinde Besmele ve âyet için sülüs, metin kısmı için nesih, imza için de nesih veya rıka’ (icazet) yazılarını kullanmış, Besmele için bazen muhakkak hattını da tercih etmiştir. Hafız Osman sonrası, işte bu biçimiyle yeni hattat nesillerine intikal eden hilye yazıcılığı, sanatkârın ibda’ kabiliyetine göre farklılıklar göstermektedir. Bu cümleden olarak, meselâ Yedikuleli Abdullah (öl.1144/1731), Şekerzâde Mehmed (öl. 1166/1752). Mustafa Rakım (öl.1241/1826), Abdülkâdir Şükri (öl.1221/1806), Mahmud Celâleddin (öl.1245/1829), Esma İbret Hanım (XIX. yüzyıl) kendilerine has biçimde hilyeler bırakmışlardır. XIX. yüzyılda büyük ebatlı kâğıt imâli arttığından hilyeler de çok daha büyük boyda yazılmaya başlanmış; saray ve konakların baş odalarının geniş duvarlarında lâyık oldukları mevkii almışlardır. Bu hilyeler artık ahşap yerine husûsi mukavvalarına yapıştırıldığı cihetle, zamanımıza sağlam olarak erişmişlerdir. Büyük ebatlı hilye yazmayı, her boyda olmak üzere 200 civarında hilye yazmış bulunan Kâdıasker Mustafa İzzet Efendi (öl. 1293/1876) başlatmış, tabiîdir ki sülüs-muhakkak ve nesih yazıları da böyle hilyelerde celî vasfını kazanmıştır. Yine fazla hilye yazanlardan Hasan Rıza Efendi (öl. 1330/1920) ise büyük ebatlı hilyelerinin etek kısmı altına celî sülüsle “Sen olmasaydın, ben bu âlemleri yaratmazdım” kudsî hadîsini de ilâve ederek hilye boyunu 2 m.’nin üstüne çıkarmıştır. Yine büyük boy hilye yazanlardan, Fehmi Efendi (öl.1333/1915) metin kısmında sülüs kullandığı gibi, hilyelerinde gubârî denilen çok ince yazıya da büyük bir ustalıkla yer vererek bunlarla çiçek motifleri resmetmiştir. Hat sanatında hilye şekli, namlı hattatlarca, “aşere-i mûcizât”ın (Hz. Peygamber’in on mucizesi) ve ayrıca tâûn (veba) duasının yazılmasında da denenmiştir.

Ahşaba yapıştırılmış bulunan eski hilyelerin üstü, tepelikli olarak oyulup kesilmiş; bu kısımlara taç şeklinde tezhibin yanı sıra Medîne-i Münevvere (hususiyetle Ravza-i Mutahhara) minyatürü birlikte resmedilmiştir. Bu minyatürün bâzı hilyelerde Besmele’nin civarına yerleştirildiği de görülür. Hat sanatının köklü gelenekleri arasında bulunan icazetnamelerin (diploma) hilye yazmakla da alındığı görülmüştür. Meselâ Sultan II. Mahmud (öl. 1255/1839), Filibeli (Bakkal) Arif Efendi (öl.1327/1909), Hacı Kâmil Akdik (öl.1360/1941) ve Şeyh Aziz Rifâi (öl. 1353/1934) sülüs-nesih hattından icazetnameye birer hilye-i nebevi yazarak hak kazanmışlardır. Alışılagelmiş biçimiyle hilye yazmakta tanınmış hat sanatkârları arasında -yukarıda zikredilenlerden başka- Mustafa Kütahî (öl. 1201/1787 den sonra), İsmail Zühdi Efendi (öl.1221/1806), Çömez Mustafa Vâsıf (öl.1269/1853), Abdullah Zühdi (öl. 1296/1879), Mehmed Şefik Bey (öl.1297/1880), Mehmed Şevki Efendi, Muhsinzade Abdullah Bey (öl.1317/1899), Hacı Kâmil Akdik, Hâmid Aytaç (öl. 1401/1982) ilk akla gelenlerdir. Bu hususta daha birçok isim sıralanabilir. Bununla beraber, hat bakımından sanat değeri taşımayan hilyelerin de sayısı az değildir.

Hat sanatı devamlı gelişerek zamanımıza kadar eriştiği için, hatla uğraşanlar hilye formasının enfes ve nâdîde örneklerini bulup çıkarmaktan manevî haz ve şeref duymuşlardır. Bilinen tarzda yazılanların dışında hilyeye bir yenilik getirmek, bu konuyla uğraşanların şiarı olmuştur. Yeri gelmişken belirtelim ki: Hilye levhalarıyla teşerrüfü kırk beş yılı bulan bu makalenin yazarı, şimdiye kadar hiç rastlamadığı hilye biçimleriyle hâlâ karşılaşmaktadır; öylesine çeşitlilik mevcuttur.

ImageXIX. ve XX. yüzyılın iki mâruf hattatı, belki de ulemâdan bir zâtın hatırlatmasıyla, hilyede o devre kadar yazılmadık metinleri denemiştir: Yahya Hilmi Efendi (öl.1325/1907), sahabeden Ebû Hüreyre’nin yine Hz. Ali kaynaklı, fakat daha farklı ve uzun olan metnini levha olarak birkaç kere yazmıştır. Ancak bu metin bir hayli uzun olduğu için, göbek ve etek içindeki nesih hattıyla yazılan kısım alışılagelmiş hilyelerden daha geniş yer kaplamıştır. Reisülhattâtîn Kâmil Akdik de Hz. Hasan’ın, Hz. Peygamber’in üvey oğlu Hind b. Ebî Hâle’den naklen rivayetini levha şeklinde iki defa yazmıştır. Hz. Hasan’ın ifadesiyle olan bu hilyenin meali de şöyledir: “Peygamberimizin hilyesini çok iyi bilen dayım Hind b. Ebî Hâle’ye, Hz. Peygamber’in üstün vasıflarını sordum ve olduğu gibi belleyip hafızama nakşetmek için, bana ondan bahsetmesini rica ettim. Bu isteğim üzerine, dayım Hind b. Ebi Hâle şöyle buyurdular: ‘Rasûlullah Efendimiz, yaradılıştan heybetli ve muhteşemdi. Mübarek yüzü, dolunay hâlindeki ayın parlaklığı gibi nur saçardı. Orta boyludan uzun, ince uzundan kısa olup, başı büyükçe idi. Saçları, kıvırcık ile düz arası idi; şayet kendiliğinden ikiye ayrılmışlarsa onları başının iki yanına salar, değilse ayırmazlardı. Uzattıkları takdirde saçları kulak yumuşaklarını geçerdi. Peygamber Efendimizin rengi nûrânî beyazdı. Alnı açıktı. Kaşları hilâl gibi, gür ve birbirlerine yakındı; çatık kaşlı değildi. İki kaşının arasında bir damar vardı ki, öfkeli hallerinde kabarır, sâir zamanlarında ise gözükmezdi. Burunlarının üst tarafı biraz yüksekçe olup, üstü ince idi. Mübârek burnunun üstünde -onu yüksek gösteren- bir nûr vardı ki, dikkatlice bakmayan kimseler, Peygamberimiz’i kartal burunlu zannederlerdi. Sakalı sık ve gür; yanakları ise yumru olmayıp düz idi. Saâdetli ağızları geniş, ön dişlerinin arası seyrekti. Göğüs çukuru ile göbeği arasında ince bir şerit gibi uzanan kıllar vardı. Gerdanı, saf mermerden tıraş edilen heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi. Vücûdunun bütün azaları birbiri ile uyumlu olup, yakışıklı bir yapıya sahipti: Ne şişman, ne de çok zayıftı; karnı ile göğsü aynı hizada idi. Göğsü ile iki omzunun arası genişçe, kemik mafsalları kalınca, vücûdunun açık yerleri gayet nurlu idi. Göğüs çukuru ile göbeğinin arasını birleştiren kıllar, ince uzun bir şerit gibi uzanırdı. Bu uzanan kıllar dışında memelerinde ve karnında kıl yok idi; kolları, omuzları ve göğüslerinin üst tarafları ise son derece kıllı idi. Bilekleri uzun, el ayaları geniş, el ve ayakları kalın, parmakları ise uzunca (veya: kalınca) idi. Ayaklarının altı çukur (kemerli) idi; düztaban değildi. Ayaklarının üstü ise pürüzsüzdü; öyle ki, üzerine su dökülse yağ gibi akar giderdi. Yürürken, ayaklarını yerden biraz kaldırıp önlerine hafif eğilerek yürürlerdi. Ayaklarını ses çıkarıp toz kaldıracak şekilde yere sert vurmazlar; adımlarını uzun ve serî atmakla beraber, sükûnet ve vakar üzere yürürlerdi. Yürürken, sanki meyilli ve engebeli bir yerden iniyor görünümü verirlerdi. Bir tarafa dönüp baktıklarında, bütün vücûdları ile birlikte dönerlerdi. Rastgele sağa sola bakmazlardı. Yere bakışları, göğe bakışlarından daha çoktu. Çoğunlukla gözucu ile bakarlardı. Ashabı ile birlikte yürürken, onları öne geçirir kendileri arkada yürürlerdi. Yolda karşılaştığı kimselere, onlardan önce hemen selâm verirdi.”

Tamamı kûfî hattı ile yazılmış olan hilye enderdir. Metin kısmında nesih yerine bütünüyle sülüs hattı kullanarak Bakkal Arif Efendi (öl.1327/1909) mükemmel bir hilye yazmış, son devir hattatlarından Hacı Nûrî Korman’ın (öl.1371/1951) da zikredilen hatla bir kaç hilyesi görülmüştür. Ta’lik hilyenin ilk denemesine Hafız Osman devrinden hemen sonra rastlanırsa da, sanat vasfı kazanmış ta’lik hattı ile hilye Yesarî Mehmed Es’ad Efendi’yle (öl.1213/1798) başlar. 1192/1778 tarihli bu hilyenin hurde (ince) ta’likle yazılmış olan aslî metni göbeğe sığdırılmış, etek kısmına ise Türkçe:

“Ey mihr-i cihan-tâb-i sipihr-î ezelî

V’ey mâh-ı munîr-î felek-î lem-yezelî

Pervâne gibi şem’ine cem’ oldu senin

Bûbekr ü Ömer, Hazret-i Osman ü Alî” rubaisi yerleştirilmiştir.

Yesarîzâde Mustafa İzzet Efendi (öl. 1265/1849) de bir hayli ta’lik hilye yazmış, aşere-i mübeşşere’ye yer verdiği beyzî göbekli hilyelerinin etek kısmına ise Farsça:

“Deh yâr-î Bihiştî end meydan

Bûbekr ü Ömer, Ali vü Osman

Sa’dest ü Sa’id ü Bû Übevd

Talha’st ü Zübeyr ü Abd-i Rahman” kıtasını yerleştirmiştir.

Yesârizâde’nin iki hilyesi devrinin iki namlı müzehhibi olan Ahmed Hezargrâdî ve Hüsni efendiler tarafından zer-endûd (sürme altın) tarzıyla işlenmekte de ilk olmuştur.

Talikte hilye yazmakta son zirve isim Hulusi Yazgan’dır (öl.1358/1940). Dairevî veya beyzî göbekler kullandığı gibi, eteksiz hilyeler de yazmıştır. “Ve mâ erselnâke…” âyeti yerine Ulu Arif Çelebi’ye âit “Mustafâ mâ câe illâ rahmeten lil-âlemin” mısraını kullanmak ve etek kısmında bâzan sahabeden Hassan b. Sâbit’in Hz. Peygamber hakkındaki “Ve ahsenü minke..” kıtasına yer vermek de ona mahsustur.

Hüsn-i hat öğretiminde, mürekkebât meşkinin son safhasında Hz. Ali rivayeti olan hilye metninin sülüs-nesih meşki için kullanıldığı da görülmektedir. Sedefle işlenen, sülüs-nesih hattıyla bir hilyede de büyük başarı sağlanmıştır. Fatih Camii müezzini Arab tarafından 1315/1897’de yazılan bu hilye Mûsika-i Hümâyun çavuşlarından Said Ali tarafından abanoz üstüne sedefle işlenip Sultan II. Abdülhamid’e sunulmuştur.

ImageHilye levhalarının tezhip cihetinden bahtsızlığı, XIX. yüzyıldan başlayarak tezyinatımıza musallat olan Batı taklidi desenlerden yanadır. Pek az istisnasıyla, o mükemmel yazı örneklerinin ne idüğü belirsiz motifler arasında kaybolup adetâ görünmediği hilye örnekleri ekseriyettedir. Ancak 1940’lardan başlayarak klâsik tezhibin ilhâmıyla hazırlanan veya eski desenleri örtülerek yenilenen hilyeler, tezhipleriyle İslâm Peygamberi’ne lâyık olmaya çalışan bir çehreyle ortaya çıkabilmişlerdir. Bu konuda ilk hatırlanacak müzehhip isimleri Muhsin Demironat (öl.1983), Rikkat Kunt (öl. 1986) ve Mihriban Sözer (Keredin)’dir. Hilye-i Nebevî levhalarının yazılması ve bezenmesi sâdece Osmanlı Türkleri’ne ve onların Cumhuriyet devrindeki torunlarına has olup, diğer İslâm ülkelerinde bu tarz bir uygulamaya rastlanmaz.

Son devirde Ahmed Cevdet Paşa’nın (1822-1895) Kısas-ı Enbiya’sında mevcut Türkçe metinden faydalanılarak Türkçe hilye de tertip edilmiş, hattâ geçen asrın sonlarında hattat Bakkal Ârif Efendi’ye yazdırılıp, Osmaniye Matbaası’nda o devrin imkânlarına göre mükemmel bir şekilde ve iki farklı boyda bastırılmıştır (1304/1887).

Hat sanatında hilye sınıfının bir şubesi sayılabilecek olan Hilye-i Hâkânî kitabetinin de yeri mühimdir. Hakanî Mehmed Bey’in (öl. 1015/1606) bu latîf eseri ta’lik hattıyla murakkaa ve levha şeklinde yazılmıştır. Yesarîzâde Mustafa İzzet Efendi’nin kaleminden çıkan 24 kıtalık murakkaa ayrıca Nazif Bey (öl. 1331/1913), Ömer Vasfi Efendi (öl.1347/1928} ve Şeyh Aziz Rifâî tarafından taklit edilmiştir. Levha şeklindeki enfes bir Hilye-i Hakanî de Arnavutköyü Tevfîkıye Câmii’nde Arabzâde Sadullah Efendi’nin (öl.1259/1843) ta’lik hattıyla mevcuttur. Eskiden konak duvarlarına kuşak şeklinde sırayla asılmak için, koyu renge boyanmış ince ahşap levhalar üstüne varak altınla, Yesarî Es’ad Efendi’nin müstakil satırlar hâlindeki celi ta’lik kalıplarından silkelenerek hazırlanmış olan Hilye-i Hakanî de görülmüştür.

Başta Topkapı Sarayı Müzesi, Türk-İslâm Eserleri Müzesi, İstanbul Vakıflar Hat Sanatı Müzesi olmak üzere muhtelif müzelerde, bâzı kütüphanelerde (Süleymaniye, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi), cami ve mescidlerde, husûsi koleksiyonlarda hilye örnekleri yer almaktadır. Ancak, bir daha toplanamayacak kadar fazla sayıdaki (100’ün çok üstünde, bir rivayete göre 160) seçkin hilyelerden oluşan bir koleksiyonun 1950’li yıllarda dağılıp gidişi, sanat ve dînî kültür nâmına üzüntüyle hatırlanacak bir vakıadır.

Hilyenin, bulunduğu yere huzur, bereket, saadet getireceğine; orayı âfetlerden ve yangından koruyacağına inanılmıştır. Bu levhaların sanki Hz. Peygamber’in zatî bir hâtırası gibi tâzîm edilmesi ve evlerde üstünün tüllerle örtülerek muhafazası da geçmiş zaman İstanbul’unun dînî folklorunda göze çarpan bir husustur.

HZ. PEYGAMBER’İN İSİM VE SIFATLARI

Prof. Dr. Emine Yeniterzi

Image

Bütünüyle dinî kültürle içice olan klasik edebiyatımızda mevlid, sîre, hilye, mi’râc-nâme, Hicretü’n Nebi, şefâatnâme, kırk hadis, yüz hadis gibi Hz. Peygamber’le ilgili zengin türlerden biri de “Esmâ-i Nebî”dir. Cenâb-ı Hâkk’ın isimlerinin topluca verildiği Esmâ-i Hüsnâ tarzındaki manzumelere benzer şekilde; hem Allah’ın, hem de bütün müslümanların ortak sevgilisi olan Hz. Peygamber’in dînî kültürde yer alan isimlerinin manzum veya mensur, müstakil eserler halinde toplanılması da bir gelenek olmuştur.

İnancın yanında, bizzat Hz. Peygamber’in bir hadisi, şâirleri Esmâ-i Nebî konusunda yazmaya teşvik etmiştir. Bir hadiste; Hz. Peygamber’in isim ve sıfatlarını yazan, okuyan ve asan kimsenin evine belâ, hastalık, dert, illet, göz değmesi, haset, büyü, yangın ve yıkıntı gibi şeylerin yaklaşmayacağı gibi; ismi şeriflerinin orada bulunduğu sürece ev halkına fakirlik, zehirlenmek, gam gibi sıkıntıların da gelmeyeceği belirtilir. Bu hadis dolayısiyle Hilye-i Şerifler yanında Esmâ-i Nebî levhaları da asırlarca müslüman evlerinin birer süsü olmuştur.

Hz. Peygamber’in; Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerde belirtilen isimleri ile İslâmî kültürde yer alan isim, sıfat, künye ve lakapları pek çok mensur esere konu olmuştur. Bu eserlerden en çok şöhret bulanı Süleyman Cezûlî’ye aittir. Hz. Peygamber’in iki yüz bir ismini ele alarak açıklayan bu eseri on altıncı asırda Kara Dâvud İzmitî Türkçe olarak şerhetmiştir. ‘Tevfiku Muvakkıfu’l-Hayrat Li-Neyli’l-Berekât Fî-Hidmeti Menbai’s-Saâdet(7)” adlı şerh halk arasında kısaca Delâil-i Hayrat Şerhi veya Kara Davut adıyla bilinir. Burada Hz. Peygamber’in en meşhur iki yüz bir adının verilmesine mukabil, bazı eserlerde O’nun bin veya iki bin yirmi ismi olduğu görüşleri de mevcuttur. Zîrâ; isimlerin çokluğu ismi alan kişinin şerefine işaret eder düşüncesiyle, Hz. Peygamber’de mevcut olan bütün sıfatlardan O’nu medheder mâhiyette isimler türetilmiştir.

Yüce Peygamber’in bu türden ve sayısı bini geçen isimlerinin bir kısmı Kur’ân-ı Kerîm’de, hadislerde, kendisinden önce gelen mukaddes kitap ve sayfalarda belirtilmiş; bir kısmı Esmâ-i Hüsnâ veya diğer peygamberlerin isimleriyle ortak olmuş, diğerleri de dînî ve edebî kültürümüzde yalnızca O’na has özel adlar olarak kullanılmıştır. Buna göre Hz. Peygamber’in isimlerini aşağıdaki tasnif içinde değerlendirmek mümkündür:

Image

  1. Kur’ân-ı Kerîm’deki İsimleri: Ahmed, Emin, Beşîr, Burhan, Hâtem, Dâî, Rauf, Rahim, Resûlu’r-Rahme, Sirâc, Münîr, Sırât-ı Müstakim, Tâ-Hâ, Yâ-Sîn, Hâ-Mîm, Abd, Urvetü’l-Vüskâ, Kademü’s-Sıdk, Muhammed, Müddesir, Müzzemmil, Mustafâ, Müctebâ, Nebiyyü’l-Ümmî, Nezîr, Ni’metullâh, Hâdî.
  2. Diğer kitap ve Sayfalardaki İsimleri: İncil’de; Ahmed, Baraklit, (veya Faraklit), Hanbatâ, Rûhu’1-Hâk, Rûhu’1-Kuds, Sâhîbü’l-Kâdîb, Sâhîbü’n-Naleyn. Tevrat’ta; Ahyed, Bidbid, Dahûk, Mütevekkil, Muhtar. Zebur’da; İklîl, Cebbar, Hamyâtâ, Hâthât, Kayyim, Mukîmü’s-Sünne. Diğer peygamberlere indirilen suhufta; Ehûnâh, Tâbtâb, Müşeffih, Ecîr, Hâtem, Mâzmâz, Munhaminnâ’.
  3. Hadislerde Belirtilen İsimleri: Ahmed, Ahyed, Emîn, İmâmü’l Muttakîn, Haşir, Habîbullâh, Râkibül-Burak, Resulü’r-Rahme, Resûlü’r-Râhe, Resûlü’l-Melâhim, Seyyidü’l-Mürselîn, Seyyid-i Veled-i Âdem, Sabık, Şeff, Şâfı’, Müşeffa’, Sâhîbü’l-Hâtem, Tâ-Hâ, Zahir, Âkıb, Abdullah, Kâidü’l Gurri’I-Muhaccelîn, Kuşem, Mâhî, Muhammed, Müddessir, Müzzemmil, Muktefî, Mukaffa, Nebiyyü’t-Tevbe, Nebiyyü’r-Rahme, Nebiyyü’l-Melhame, Yâ-Sîn.
  4. Esmâ-i Hüsnâ ile Ortak Olan isimleri: Evvel, Âhir, Cebbar, Hâmid, Hamîd, Hâk, Habîr, Ra’ûf, Rahim, Şâhid, Şehîd, Şekûr, Sâdık, Azız, Azîm, Afüvv, Alîm, Fettâh, Kuddûs, Kavı, Zû-Kuvve, Kerim, Ekrem, Mübeşşir, Mübîn, Mahmûd, Mü’min, Müheymin, Nûr, Velî, Mevlâ, Hâdî, Yâ-Sîn.
  5. Hz. Peygamber’in Diğer Peygamber ve Din Büyükleriyle Ortak Olan İsimleri: Yüce Peygamber’in Ahmed, Muhammed, Âkıb, Haşir, Mukaffa, Nebiyyü’l-Melhame gibi isimleri yalnızca kendisine hastır. Ancak Rasûlu’llâh, Nebiyyu’llâh, Abdullah, Şâhid, Mübeşşir, Nezîr, Nebiyyü’r-Rahme, Nebiyyü’t-Tevbe gibi isimleri diğer peygamberlere de verilmiştir. Bu arada Hz. Âdem’in Safıyyu’Ilâh, Hz. İbrahim’in Halîlu’llâh, Hz. Musa’nın Kelîmu’llâh, Hz. îsâ’nın Rûhu’l-Kuds, Hz. Alî’nin Murtezâ ve Müctebâ, İmâm Gazzâli’nin Hüccetü’l-İslâm isimleri aynı zamanda Hz. Peygamber’in de ismidir.
  6. Yalnızca Hz. Peygamber için Kullanılan Tâbirler: Dînî ve edebî metinlerde geçen Fahr-i Kâinat, Fahr-i Âdem, Mefhar-ı Âlem, Ebü’l-Mü’minîn, Hayru’l-Mürselin, Kân-ı Şefaat, Mahbûb-ı Hâk, Muîn-i Beşer, Resûlü’s-Sakaleyn, Seyyidü’s-Sâdât, Seyyidü’l-Mürselîn, Sultânı Enbiyâ gibi terkipler doğrudan Hz. Peygamber’e işaret eden tâbirlerdir. Bu sebeple kültürümüzde ve edebiyatımızda Yüce Peygamber için kullanılan bu tâbirlerin, sıfat mânâsı dikkate alınmadan birer özel isim olarak telakki edilmeleri ve imlâda da büyük harflerle yazılmasının daha doğru olacağı kanaatindeyiz.
  7. Hz. Peygamber’in Edebî Mâhiyetteki İsimleri: Edebî metinlerde, özellikle na’tlarda Hz. Peygamber için sultan, ay, güneş, deniz, inci, gül, bülbül, servi, çerâğ, tabîb gibi motifler ele alınırken; bu teşbih ve istiarelere bağlı terkipler çoğu zaman birer isim olarak kullanılmıştır. Bunlardan bazıları: Meh-i Burc-i Fezâyil, Bedr-i Dücâ, Mâh-ı Münîr, Sadr-ı Bedr-i Kâinat, Âyîne-i Ezel, Mir’ât-ı Huda, Cevheri Zât, Dürre-i Beyzâ, Dürr-i Yetîm, Şems-i Kevneyn, Şems-i Sübhân, Âfitâb-ı Evc-i Dîn, Neyyir-i A’zam, Sehâb-ı Rahmet, Tabîb-i Marîz-i İsyân, Menba-ı Âb-ı Hayât, Nizâmü’l-Âlemîn, Rûh-i-A’zam, Ser-Çeşme-i Kerem, Serv-i Bostanı Dîn, Şâhenşâh-ı Asfiyâ, Ukde-Güşâ gibi.
  8. Hz. Peygamber’in İsimleriyle İlgili Bütün Bu Tasniflerin Dışında: O’nun değişik zaman, mekân ve topluluklara göre aldığı adlar da ayrı bir kategori teşkil eder. Buna göre Hz. Peygamber’e; Ahmed isminin dünyaya gelmeden önce, Muhammed‘in hayatta iken, Mahmûd adının da kendisinden sonra verildiği konu edilir.

Ayrıca Ka’bu’l-Ahbâr’dan nakledilen bilgilere göre Hz. Peygamber: “ehl-i cennet meyânında ABDÜ’L-KERÎM, ehli berzah indinde ABDÜ’L-CEBBÂR, melâike-i arş lisânında ABDÜ’L-HAMÎD, şâir fıriştegân beyninde ABDÜ’L-MECÎD, peygamberân arasında ABDÜ’L-VEHHÂB, cinniyân içinde ABDÜ’R-RAHİM, şeyâtînde ABDÜ’L-KAHHÂR, cibâlde AB-DÜ’L-HALLÂK, bahrde ABDÜ’L-KÂDÎR, balıklarda ABDÜ’L-KUDDÛS, haşerâtta ABDÜ’L-MUGÎS, vahşilerde ABDÜ’R-REZZÂK, sibâ yani yırtıcı hayvanlarda ABDÜ’S-SELÂM, dört ayaklı hayvanlar indinde ABDÜ’L-MÜ’MİN, kuşlar indinde ABDÜ’L-GAFFAR” isimleriyle bilinmektedir.

Buraya kadar görülebileceği gibi Hz. Peygamber’in gerek edebî, gerek dînî; O’nun her yönden maddî ve manevî üstünlüğünü, örnek oluşunu, Hâkk’ın ve Müslümanların sevgisini ifâde eden yüzlerce ismi vardır. Bu isim ve sıfatlar ile mâhiyetleri konusunu ele alan mensur eserler yanında, edebiyatımızda yalnızca bu konu üzerinde yazılmış müstakil manzumeler de vardır.

HZ. PEYGAMBER ÜMMÎ MİYDİ?

Prof. Dr. Ahmet Önkal

Hz. Peygamber’in hayatı boyunca okuma ve yazmayı bilip bilmediği, öteden beri tartışılmış bir meseledir. Elimizde bu konuya kesin ve son çözüm oluşturacak açık bir nass bulunmadığından bu tartışmalar günümüze kadar uzayıp gelmiş, âlimler arasında bazen oldukça sert mü­nakaşalar cereyan etmiş, bu arada özellikle müsteşrikler tarafından konu ve bu tartışmalar fırsat bilinerek İslâm’a ve O’nun Peygamberine hücum ve iftiralarda bulunulmuştur.

KONU İLE İLGİLİ GÖRÜŞLER

Hz. Peygamberin okuma ve yazmayı bilip bilmediği konusundaki gö­rüşleri yedi ana noktada toplamak mümkündür:

  1. Rasûlullâh hayatı boyunca asla yazı yazmamış ve bakarak hiç
    bir kitabı okumamıştır.
  2. Peygamber Efendimiz bir mucize olarak Hudeybiye Musâlaha-
    sı esnasında ismini yazmış ve yine mucize olarak bazı şeyleri okumuş­tur.
  3. Hayatının son dönemlerinde “okur-yazar” denmeyecek kadar, bazı şeyleri yazmış ve okumuştur.
  4. İslâm’ın ilme verdiği önem sebebiyle ve öğrenmek hakkındaki ilâhî işarete itaat etmiş olmak için bir dereceye kadar öğrenmiştir.
  5. Bir mucize olarak peygamberlikle beraber Cebrail (a.s.), O (sav)’na okuma ve yazmayı öğretmişti.
  6. Okumasını biliyordu, ama yazamıyordu.
  7. Okumayı da, yazmayı da biliyordu.

Bu farklı görüşlere sahip zümrelerin kendilerine göre görüşlerini te­yit etmek üzere ileri sürdükleri deliller vardır.

KONUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ

  1. Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Peygambere verilen vasıflardan bi­risi olarak “ümmî” kelimesi genellikle “okuma – yazma bilmeyen kişi” manasına alınmıştır. Ancak bu kelime Kur’ân’da çoğul olarak “ümmiyyûn” şeklinde, bir kaç âyette daha geçmektedir ve bu âyetler incelendi­ği zaman bu lâfzı “okuma – yazma bilmeyenler” şeklinde manalandırmanın bazen doğru olmadığı görülür. Meselâ Al-i İmrân: 20. âyetinde: “Kendilerine kitap verilenlerle ümmîlere de ki: ‘Siz de İslâm’ı kabul etti­niz mi?'” buyurulurken “ümmiyyûn” ile kastedilen, ehi-i kitâp dışında kalan kimseler, Kur’ân’ın nazil olduğu çevreye nazarla da – okuma – yaz­ma bilsin bilmesin- müşrik Araplardır. Aynı sûrenin 75. âyetinde konu daha açıktır. Cenâb-ı Hak burada ehl-i kitabın, kendilerinden olmayan­lara karşı hiç bir mesuliyet taşımadıklarını, hak-hukuk tanımadıklarını ifade etmekledir. Yani ehl-i kitabın bu muamelelerine sebep, okur-yazar olmamak değil, kendi dinlerinden, kendi soylarından olmamaktır. Âyeti başka türlü anlamak da mümkün değildir.
  2. Ankebût: 48. âyeti, Rasûlullâh’ın Kur’ân’dan önce hiç okuyup yazmadığı hususunda son derece açık ve kesindir. Ancak âyet nübüvvet­ten sonra Hz. Peygamberin okuyup yazabileceğini nefyetmemektedir. Yalnız Allah Rasûlü’nün okuma-yazma öğrenmeye mutlak bir ihtiyacı olmamış, bilmedikleri O’na Cenâb-ı Hak tarafından öğretilmiş, yazılması gerekli şeyler de kâtipleri tarafından yazılmıştır. Bu sebeple nübüvvetin, hatta hicretin ilk yıllarına ait olmak üzere Peygamber Efendimizin oku­ma-yazma bilmediğine dair nakledilen olaylar ve getirilen deliller doğ­rudur. Ancak sahih rivayetlerle bize intikal ettirilen hicretin altıncı se­nesindeki Hudeybiye Musâlahası’nda, mecaza gitmeksizin O’nun kendi ismini yazdığını kabul etmek gerekecektir.
  3. Hz. Peygamberin Hudeybiye’de Hz. Ali’ye “Bunun yerini bana göster”, Tâif heyetine de “Elimi bu cümlenin üzerine koyun” buyurmuş olmaları da okuma bilmediğine kesin delil teşkil etmez. Çünkü biz de bir başkasının elinde bulunan bir gazete, kitap vesâir evraktaki merakımızı çeken bir bilgiyi görmek istesek «Hani? Nerede? Göster- vs.» deriz ve bu sözler bizim okuma bilmediğimize delâlet etmez,
  4. Hz. Peygamberin okuma-yazma bildiğine delil olarak getiri­len diğer rivayetler ise zayıftır ve bunların zayıf olduğunu, rivayetleri ve­ren kaynaklarımız da belirtmişlerdir.

SONUÇ

Tereddüt etmeden katiyetle kabul etmek gerekir ki Peygamber Efen­dimiz, Cenâb-ı Hak tarafından ilâhî vahyi tebliğle görevlendirilmeden ön­ce okuma – yazma bilmiyordu. Zira ilim ve irfanın bulunmadığı bir vasat­ta yetişmiş, okuma-yazma bilenlerin parmakla sayılabileceği bir çevre­de büyümüştü. Cehaletin böyle kesif olduğu bir devrede O (sav), okuma ve yazma bilse, sonra da nübüvvet görevine başlasa, mülhidler şüphelere düşecekler, “Acaba daha önceki mukaddes kitaplardan okuduklarını mı bize aktarıyor ve bizi aldatıyor?” diyecekler, gönüllere tereddüt ve sapıklık tohumları ekeceklerdi. Cenâb-ı Hak Rasûlünü ve ilâhî vahyi bu fit­neler ve şüphelerden korumak için Peygamberinin okur-yazar olmama­sını murâd etmişti. Ankebût: 48. âyeti işte bu gerçeği anlatır: “Sen (ey habîbim) bu Kur’ân’dan evvel hic bir kitap okur değildin. Elinle de onu yazmadın. Böyle olsaydı (hak ve hakikati) iptal (ve inkar) edenler elbet­te şüphelere düşerlerdi.”

Hem Rasûlullâh’ın peygamberlikten önce yazıya ihtiyacı da olmamış, yaşadığı çevre îcâbı okur-yazarlarla sık irtibatı bulunmamıştı. Ama nü­büvvetten sonra durum değişti. 23 seneye yaklaşık bir süre durmadan nazil olan âyetleri tespit için vahiy kâtipleri Rasûlullâh’ın huzurunda, biz­zat O’nun gözleri önünde yazı malzemelerini kullandılar. Özellikle Medi­ne’ye hicretinden sonra Rasûlullâh’ın çok değişik çevrelerle muhtelif münâsebetleri oldu. Bu münâsebetler sebebiyle O’nun huzurunda antlaşmalar kaleme alındı, mektuplar yazıldı, emirnameler çıkarıldı, iktâ ka­rarları tahrir edildi. Günden güne genişleyen İslâm’ın ve devletinin bu gelişmeyle orantılı olarak gittikçe büyüyen bir sekreteryası ortaya çıktı.

Ayrıca daha ilk âyetinden itibaren ilmi yücelten, her vesile ile dü­şünmeye, bilmeye, öğrenmeye yönelten bir dinin peygamberi olarak Hz. Muhammed (sav), hep ilme teşvikte bulundu; okuma-yazma bilmeyi ger­çek hürriyet telâkki etti ve ashabı arasında âdeta bir okuma-yazma se­ferberliğine girişti.

Yani peygamberliğinden sonra, özellikle Medine döneminde O’nun okuma ve yazma ile çok sık bir irtibatı, ilgisi oldu. Böyle bir durumda hayatının sonlarına doğru iyice öğrenmek ve bellemek şeklindeki bir te­şebbüsün neticesi olmaksızın, sâdece, gözleri önünde belki de her gün cereyan eden yazışmalar sebebiyle, yazıların ve harflerin şekillerinin, peygamberliğin vasıflarından birisi olarak “fetânet” sıfatına sahip Hz. Peygamberin dikkâtini çekmiş olması ve bunların O (sav)’nun zihninde yer et­miş bulunması gayet normaldir. İslâm’ın tamamen yayıldığı, Kur’ân’ın Allah tarafından inzal buyurulduğunda şüphe kalmadığı, müşriklerin Kur’ân âyetlerinden bir tanesine bile benzer bir cümle söylemekten âciz kaldıkları bir dönemde, O (sav)’nun okur – yazar sayılamayacak derecede ve kolay yazılabilen ve okunabilen bazı şeyleri bilmiş olmasına – kanâati­mizce – hiç bir engel yoktur; bunu kabul etmek İslâmi naslarla tezat teş­kil etmez.

Gerçi Rasûlullâh’ın okuma-yazma bilmediğini savunanların delilleri ile bildiğine delâlet eden deliller incelendiği zaman, bilmediği hususun­daki delillerin daha kuvvetli, bildiği hususundaki delillerin ise kesin olma­dığı görülecektir. Ancak bu iki görüşü ve delilleri telif etmek mümkündür. Rasûlullâh’ın nübüvvetten önce ve peygamberliğinin ilk yıllarında okur-yazar olmadı­ğını, hayatının sonlarına doğru ise okur-yazar denemeyecek derecede bir miktar okuyup yazabildiğini kabul etmek, mevcut delilleri, bir kısmını kullanıp bir kısmını red ve terk etmeksizin değerlendirmek olacaktır. Ama böyle bir telif mümkün olmazsa elbette o zaman kat’îye uymak, zannîden sarf-ı nazar etmek gereklidir.

KUR’AN PEYGAMBERİN ÜMMÎ OLDUĞUNU SÖYLÜYOR

Muhammed Raşid Image

Başka hiçbir peygamberin biyografisi İslam Peygamberi’nin biyografisindeki kadar fazla tarihi delile dayanmamaktadır. Hz. Muhammed (sav) ve onun yaşadığı dönemle ilgili bildiklerimiz Luther ve Calvin hakkında bildiklerimizden daha fazladır. Bu nedenle tarihin desteği olmadan Hz. Muhammed (sav)’in okuma yazmasının olup olmadığını ortaya koyamayız.

Mekke altıncı yüzyılda Arabistan’ın en önemli şehriydi; hem yılda bir kez gidilen bir hac merkezi hem de antik Palmira ve daha da antik bir kent olan Tiema’nın yerini alan son derece kozmopolit bir merkezdi. Mekke nüfusu geçimini Anadolu, Suriye, Hindistan ve Çin’le yaptıkları ticaretten sağlamaktaydı.1Ancak, isimleri bilinen on beş kişi haricinde şehrin Hicret öncesi nüfusunun tamamı okuma yazma bilmiyordu.2 Sadece Yemen, Hayber, Yesrib (Medine) ve Tiema’da yaşayan Yahudiler bir Kutsal Yazıt’ı okuma becerisi ile övünebiliyordu, Ancak ortada onların kutsal kitaplarının Arapça’ya çevrilmiş olduğunu gösteren bir kanıt yoktur. Hıristiyanlar Yemen, Necran, Gassan, Hira, Bahreyn’in dağlık bölgelerinde ve Basra Körfezi’nde bulunan diğer adalarda etkindiler, fakat Hıristiyan Yazıt’ının ilk Arapça versiyonları sekizinci yüzyıla kadar uzanmaktadır.3 Hz. Muhammed (sav)’in zamanında İncil’in ya da bir bölümünün Arapça’ya çevrilmiş bir versiyonu bulunmamaktaydı.4 Arap hayat tarzının baş tacı ve simgesi şiirdi ve günümüze kadar gelebilmiş en eski Arap şiirleri M.S. 512’ye kadar uzanmaktadır. Ancak, bu şiirlerin yazıya geçirilmesi yaklaşık iki yüzyıl sonra gerçekleşmiştir.5 İslamiyet’ten önce neredeyse hiçbir yazılı metin bulunmamaktaydı. Kur’an-ı Kerim düzyazı şeklinde yazılmış olan ilk Arapça Kitaptır.6 Tarihçiler Kabe’nin duvarlarına asılmak için yazılan Muallakat-ı Seba‘yı Araplara ait ilk yazılı kayıtlar olarak göstermektedir.7 Bu durumlar “Bir tüccar olarak Hz. Muhammed (sav)’in muhtemelen belirli bir düzeyde okuma yazma bilgisi vardı” şeklindeki varsayımı haklı çıkarmakta mıdır?8

Hz. Muhammed (sav) boş boş yıldızlara bakan birisi ve deli bir şair olarak adlandırılmış; kendisine taşlar atılmış, geçtiği yollara dikenler dökülmüştü. Hz. Muhammed (sav)’in amcaları kendisiyle alay ediyorlardı ve halkın büyük çoğunluğu O (sav)’na zulüm görmekten daha ağır olan bir horlama ve ilgisizlikle davranıyorlardı. Fakat burada sorulması gereken soru; Peygamberi karalayan kimselerin – kendisi ümmi bir Peygamber olduğunu iddia ederken- aslında çok iyi derecede okuma yazma bildiğini göstererek neden O’nun dindar sahteciliğini ortaya çıkarmadıklarıdır?9 Peygamberin aktardığı vahiyleri çürütmek, O’na zulmetmekten daha kolay ve daha akıllıca olmaz mıydı? Buradan çıkarım yapılacak olursa, Peygamberin okuma yazma bilmeyen birisiymiş gibi davranmak istediğini söyleyen eğitimli bir ilim adamının bu tür imasını nasıl açıklarız? 10

Peygamberlik iddiasından sonra Hz. Muhammed (sav) hayatında hiçbir anını ashabının gözlerinden uzak inzivaya çekilerek geçirmemiştir. Allah’ın Peygamberinin ashabına aralarındayken ya da yalnızken, camide ya da savaş alanında, namaz kıldırırken ya da savaş idare ederken, minberdeyken ya da odadayken onun söylediklerini ya da yaptıklarını başkalarına değiştirmeden anlatılması hakkında kesin talimat vermiş olması da son derece önemlidir. Sonuçta Hz. Muhammed (sav)’in ashabından yetmiş kişi onun hakkında her şeyi öğrenmek için evinin yakınındaki bir camide yaşarken, eşleri O’nun özel ilişkileri hakkında özgürce konuşabiliyordu. Bir de on yıl boyunca günde beş vakit kıldırdığı cemaat namazlarına katılan Medineli insanları unutmamak gerekir. Ayrıca yapılan seferlerde Hz. Muhammed (sav)’in etrafında daha da fazla kişinin bulunduğu ve bu kişilerin belirli bir süre boyunca beraber vakit geçirdiği durumlar da olmaktaydı. Herkes Allah Rasulü hakkında bildiği her şeyi başkalarına anlatmanın kendi üzerinde önemli bir sorumluluk olduğunu biliyordu. Uyuduğu odanın dolabından pazaryerine kadar hayatı ile ilgili hiçbir şey bir sır olarak kalmamıştır ve bütün bu hususlar kaydedilerek nesilden nesile aktarılmıştır. Hemen her konuda Hz. Peygamberin hadislerinin henüz kendisi hayattayken kaydedildiği ve hayatı hakkındaki detayların bu bilgilerden yola çıkarak elde edildiği bilindiğine göre okuma yazma becerisi ile ilgili de hadis olmasını beklemek mantıklı olmayacak mıdır?
Batı’da bile Peygamberin okuma yazma bilmediği sonucuna varan ilim adamlarının sayısı az değildir. Sale şöyle yazmaktadır, “Aldığı eğitime gelince, hiç eğitim almadığı itiraf edilmektedir; kabilesinde verilen geleneksel eğitimden başka bir eğitimi yoktu, edebiyat olarak adlandırdığımız alan ise ihmal ediliyor ve belki de küçümseniyordu”.11 Yine ehil bir âlim olan Doktor Theodor Noldeke şöyle demektedir: “Muhammed’in gerçekten okuma yazma bilip bilmediği tartışmaya açık bir konu olsa da, İncil’i veya diğer kitapların hiçbirini okumadığı kesindir”.12 Aynı yazar başka bir yerde Peygamberin “kendisinin yazı dilini anlamadığını” yazmıştır.13 Aslında Batılı ilim adamları arasında aynı kanaati dile getiren daha bir çok kişi bulunmaktadır. 14

Şimdi Peygamberin okuma ve yazma sanatına aşina olmamasının neden müslümanlar için bir inanç meselesi olduğu ve Allah’ın Kelamı olan Kur’an vahiylerinin bu inanca herhangi bir şekilde dayanıp dayanmadığı konusuna dönelim. Kur’an-ı Kerim şüphesiz Peygamberin okuma yazma bilmemesini Kur’an’ın ilahi bir kaynak olmasının kanıtlarından biri olarak gösterir. Fakat bu hiçbir şekilde Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın Kelamı olduğunun kabul edilmesinin tek nedeni değildir. Kur’an içerisinde Kur’an’ın Allah’ın vahyi olduğunu açıkça ifade eden daha birçok ayet bulunmaktadır.

Doğruyu söylemek gerekirse, inancını Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğine dayandırmış olan biri, Hz. Muhammed (sav)’in okuma yazma bilip bilmemesine bakmaksızın Kur’an’ın ilahi kaynaklı olduğunu kabul etmelidir. Müslümanlar eğer Peygamberin okuma yazma bilmediğine inanıyorlarsa, bunun nedeni Ku’ran’ın ilahi kaynağına olan inançlarının buna dayanması değil, Kur’an’ın bunu özel olarak belirtmesidir. Hz. Muhammed (sav)’in okuma yazma bilmemesi konusuna İlahi Vahy içinde yer verilmesi gerçeğinden dolayı bu mesele müslümanlar için önemlidir; fakat bu meseleyi inkar edenler için bu belki de daha fazla önem taşımaktadır.

Çağımızda Hz. Muhammed (sav)’in okuma yazma bildiğine dair neden bu kadar ısrar edildiğini aydınlatacak bir diğer gerekçe de şudur: Materyalist düşünce biçimlerinden fazlaca etkilenildiği günümüzde insanlar nedensellik ilişkisi kurma eğilimindedirler. Bu durum maddi dünya dışındaki her şeyi reddetmelerinin nedenidir, ne var ki, Sünnetullah sonsuz bir şekilde çeşitli ve karmaşıktır ve bu gözlerimiz önünde bariz bir gerçek olarak dursa da her şeyin nedeninin farkına varmak çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Bu nedenle, bu kişilerden Kur’an’ın okuma yazma bilmeyen bir Peygambere vahyedildiğini kabul etmeleri istendiğinde, çoğu bunun inanç ve iman konularıyla ilgili olduğunu söyleyip reddetme eğilimindedirler. İlhamın ötesine geçmeyen Hıristiyanlık gibi dinlerin çekiciliğine kapılmış bazı kişiler İslami vahiy ve peygamberlik kavramlarını kabul etmekte zorlanabilirler. Bu bağlamdaki İslami bakış açısını reddetme nedeni, sadece insan mantığının geçerliliği üzerine kurulu çağdaş bir akılcılıktır ki bu sadece aklın yansıması olup yaradılış itibariyle dünyeviliğe yönelme eğilimindedir.

ONLARIN AHLÂK MODELİ PEYGAMBERDİ

Peygamber Efendimizin ahlâk örneği olması ahlâkî değerlerin yaşaması ve uygulamasında örnek olmasını gerektirir. Peygamberimiz İslâm’ın ahlâkî değerlerini bir insan olarak bizzat yaşayarak, bu değerleri somut bir şekilde eylem hâlinde ortaya koyarak bizlere model olmuştur.

Değerler dinin yanı sıra akıl, duygu ve sezgi ile yani insanla temellendirilmektedir. Din dışında temellendirilen bu değer teorileri insana bağlı, onun duygu, akıl ve sezgi dünyasıyla ilgilidir. Bu sebeple insana bağlı temellendirmelerde, hem insanın kendisinin değişmesiyle hem de çeşitli yer ve zamanlardaki insanlardaki farklılık sebebiyle evrensel ahlâkî değerlerden yani bütün insanları bağlayıcı genel geçer ahlâkî doğrulardan söz etmek mümkün olmayacaktır. Bu, evrensel bir ahlâkî değer teorisinin kurulamaması ahlâkî şüpheciliği de beraberinde getirir. Çünkü ne zaman, nerede neyin doğru olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz.

Evrensel ahlâkî ilkelerden söz edebilmek için mutlak ahlâkî değerlerden söz etmek gerekir. Ancak Mutlak bir Varlık ile temellendirilen ahlâkî değerlerin mutlaklığından söz edilebilir. Din ile temellendirilen değer teorilerine göre ister sadece vahiyle belirlensin ister akılla bilinsin bütün değer hükümlerinin kaynağı Allah’tır. Kur’ân âyetleri iyiliğin, kötülüğün ne olduğunu betimleyici oldukları kadar iyi-kötü, doğru-yanlış, helal-haram, güzel-çirkin gibi olgulara değer koyucu hükümlerdir. Peygamberimizin hadisleri de söz, fiil ve takrir olarak Kur’ân anlayışı doğrultusunda değer biçen, değer koyan hükümlerdir. Onun hayatı bütünüyle Kur’ân’ın değer biçen hükümlerinin nasıl anlaşılması, yorumlanması ve yaşanması gerektiğini gösteren bir bütündür. Dolayısıyla Peygamberimizin ahlâk modeli olması onun ahlâkî değerler için model olmasından kaynaklanmaktadır. Kur’ân’ın hükümleri ve ortaya koyduğu değerler evrenseldir. Zaman ve mekâna, şartlara göre değişmediği için rölativizmden uzaktır. Mutlak kurallar vaz’ ettiği için ahlâkî şüphelerden de uzaktır. Bu ilâhî mesaj insan için gelmektedir. Ancak bir insan tarafından uygulanarak mesajın insan hayatında fonksiyonel hâle getirilmesi gerekir. Yani Kur’ân ilkelerinin sosyal hayatta nasıl yorumlanacağı, nasıl uygulanacağı Peygamberimiz tarafından yaşanarak gösterilmiştir. Bu noktada Peygamberimizin örnekliğine ihtiyacımız vardır. Çünkü onun hayatını dinî değerlerin somutlaştırılıp, yaşantı hâline dönüştürülmesi ya da rölatiflikten kurtulup objektiflik kazanması olarak mütalâa etmek mümkündür. Allah’ın buyrukları eyleme dönüştürüldüğünde nasıl bir insanın ortaya çıkacağını Hz. Peygamber’in şahsında açık, somut bir şekilde görebiliriz. Bu bakımdan onun hayatı İslâmî değerlerin hayata geçirilmiş somut bir modelidir.

Ayrıca Kur’ân âyetlerine göre insanın varlık şartı olan değer duygusu ve inanma, varoluş yönünden insanın özünde mevcuttur ve dinî kurallardan öncedir. Yaratılıştan beri ahlâk (iyi-kötü), din (Kutsal olan-kutsal olmayan), sanat (güzel-çirkin) duygusu dolayısıyla bununla ilgili değerler her insanın ruhuna üflenmiştir. “…Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene...”(Şems 91/7-8) âyetleri değerlerin insana Allah tarafından var oluşuyla beraber verildiğine işaret eder. İnsan ilâhî vahiyle bildirilen ve yaratılışında mevcut olan değerleri anlama, kullanma ve uygulama konusunda Peygamberi örnek alacaktır. Çünkü Peygamberimiz risalet öncesi özünde ahlâkî değerleri yaşayan, risalet sonrasında da Kur’ân’ın değerlerini -ki bunlar aynı kaynaktan geldikleri için uyum içindedir- uygulayan bir ahlâk modeli olmuştur. Allah mutlak iyi olduğu için onun rızasını kazanmak için yapılan eylemler de buna uygun, mutlak iyiye lâyık olmalıdır. Bu sebeple Peygamberimiz davranışlarımızda “Allah rızasını” kazanmayı hedeflemiştir. Onun rızasını kazandırmayan her gaye, her davranış değersizdir. O hâlde İslâm ahlâkında en yüksek değer Allah’ın rızasını kazanmak, en değerli eylem onun rızasına uygun eylem olmaktadır.

Kur’ân’da sık sık “inananlar ve sâlih amel işleyenler“den söz edilmektedir. Buradaki “sâlih amel” terimi bazen iyi, bazen güzel, bazen helâl veya sevap, bazen de doğru davranışı ifade etmek için kullanılmaktadır. Sâlih amelin ahlâken iyi, bilgi bakımından olgulara uygun, estetik açıdan da güzel olan davranışlar için kullanıldığı anlaşılır. Bu üç özelliği bünyesinde barındıran davranışlar “sâlih amel” statüsündedir. Nitekim Peygamberimizin davranışları ele alındığında O’nun insanlara hitabında, davranışında iyilikle hareket ettiği, her zaman doğruyu söylediği, aynı zamanda bu iyi ve doğru davranışlarını güzel bir şekilde gerçekleştirdiği görülür. Güzellikten yoksun bir davranış iyi olarak değerlendirilemez.

Bilhassa Medine dönemi, yeni bir sosyal hayat ve düzen sağlayan değerlerin uygulamaya dönük yönünün Peygamberimiz aracılığıyla yaşandığı bir dönem olmuştur. Yeni değerlere adapte olmak, uygulamada karşılaşılan güçlükleri aşmak Peygamberimizin bizzat bunları uygulamasıyla mümkün olmuştur.

Peygamberimizin değerleri yaşaması ve uygulamasıyla ilgili pek çok örnekten söz edilebilir. Ancak O’nu kendisine model alan sahabelerin hayatındaki değişimler son derece dikkat çekicidir. Peygamberimizin hayatını İslâmî değerleri yaşama ve uygulamada kendilerine model alan sahâbelerdeki değişimlere Hz. Ömer’in hayatı örnek verilebilir. Gerçekten de ondaki değişim çok etkileyicidir. Hz. Ömer’in İslâm’la tanışmadan önceki hâli tarih kitaplarında son derece sert, katı, merhametsiz, acımasız bir kişilik olarak geçer. Ancak zamanla müthiş bir değişim gerçekleşmiştir. Ahlâk insanların bir anda kazandıkları bir şey olmayıp zamanla alışkanlıklar sonucu elde ettikleri yeni huylar olduğu için o, bu uzun yıllar boyunca Peygamberimizi kendisine rehber edinerek İslâmî değerleri benimseme, özümseme süreci geçirmiştir. Bu içselleştirme sürecinin sonuçları Halife Ömer’in kişiliğinde bariz bir şekilde görülür. Mağrur Ömer gitmiş, fakir kadının un çuvalını sırtında taşıyan mütevazı Halife Ömer gelmiştir. Sert, katı, acımasız Ömer gitmiş, merhametli, ağlamaktan çekinmeyen Ömer gelmiştir.

Günümüzde bize düşen varoluşumuzda Allah tarafından fıtratımıza da verilen ve Kur’an’da belirtilen İslâm’ın değerlerini iyi kavramak, onların nasıl yaşanacağını, sosyal hayatta ne şekilde uygulanacağını Peygamberimizin hayatındaki somut örneklerle incelemek ve ona uygun yaşamaya çalışmaktır. Böylelikle İslâm’ı ve Peygamberini hakkıyla anlar, kuru taklitçilikten kurtuluruz.

CAHİLİYE TOPLUMUNUN İDEAL İNSAN TİPİ: MUHAMMED EL-EMİN

Prof. Dr. Ali Murat Daryal

Image

Hz. Muhammed (sav) çocukluk devresini geçirerek mensubu bulunduğu cemiyete onun bir üyesi olarak katıldıktan sonra, cemiyet içerisinde bütün olanlara karşı şüpheler duymaya başlamıştır. Bu şüpheler, onun, o günkü cemiyet içerisinde nesilden nesile devredilen hareket ve davranışlar bütününü benimseyip, bunları kendi hayatına tatbik etmesine müsaade etmemiştir. Bu durumda Hz. Muhammed (sav) hayatını kendi akl-ı selimiyle ve sezgileriyle bulduğu doğrular istikametinde tanzim etmek, insanlar arası münasebetlerini yine bu ölçüler içerisinde geliştirmek gibi bir tavrı benimsemiştir. Onun bu hareket ve davranışları İslam’ın resmen vahye istinad etmeyen ilk tebliğleri oluyordu.

Tabiîdir ki, bu hareket ve davranışların o günkü cemiyette alışılagelmiş hâkim davranış kalıpları üzerine müessir olması beklenemezdi. Fakat, o güne kadar tatbik edilegelmiş bu davranış kalıpları üzerinde tümüyle tesirsiz kaldığını söylemek de gerçeği yansıtmayacaktır.

Hz. Muhammed (sav)’in gözler önüne serdiği bu davranış kalıpları “hayat, insan, hürriyet, hak, adalet, eşitlik, doğruluk, emek” gibi kavramlara yeni boyutlar getirmiş, buna benzer diğer bazı kavramların da başka türlü anlaşılabileceği, hatta anlaşılması gerektiği hususunda zihinlere yeni düşünceler ilham etmiştir.

Hz. Muhammed (sav) cemiyete onun bir üyesi olarak katılmıştı. Fakat, o günkü cemiyette insanlar babalarından, dedelerinden devraldıkları hareket ve davranış kalıplarını uygulamakta, onların değerlerini paylaşmakta ve yaşamakta son derece kararlıydılar. Bunların kendilerinden sonra evlatlarına intikali için de tavizsiz bir tutum içindeydiler.

Bütün bunlara rağmen, bu insanlar kendi hareket ve davranışlarını kabul etmeyen, değerlerini paylaşmayan, aksine cemiyete yeni değerler teklif eden Hz. Muhammed (sav)’i “Emin” sıfatı ile tavsif ediyorlar, ona “Muhammedü’l-Emin” diyorlardı.

Halbuki, bu insanların, bu vasfı, hareket ve davranışlarındaki taviz tanımaz tutumu, değerlerini paylaşmada ve yaşatmadaki ısrarı, bunların daha sonraki nesillere intikalindeki kararlılığı ile asra yaklaşan ömründe kendilerini en iyi temsil etmiş birine layık görmelerini beklemek hakkımız idi. Bu insanların bu vasfı, kendi değerlerini paylaşan ve onları yaşatmak için ömür tüketen birine değil de, aksine onları reddeden ve cemiyete yeni değerler getiren bir “kimseye” layık görmeleri, üzerinde önemle durulması gereken bir husus olmalıdır.

Hz. Muhammed (sav) babasından yetim, anasından öksüz kalmıştı. Arkasında hiçbir otorite yoktu. Yine de cemiyet ona “Emin” diyordu.

Zenginler bu kavramı iktisadî açıdan düşünüyorlardı. Onlar bu kavramla, Hz. Muhammed (sav)’in ticarî ve diğer malî münasebetlerinde son derece güvenilir olduğunu anlıyorlardı. Bu yüzden ona “Emin” diyorlardı.

Asiller tabii olarak şeref ve haysiyetlerine düşkündüler. Onlar bu kavramdan Hz. Muhammed (sav)’in kendi şereflerine, haysiyetlerine, itibarlarına ne kadar riayetkâr olduğunu anlıyorlardı. “Emin” demekle onun yalan, iftira, tezvir, dedikodu gibi yollarla şereflerini haleldâr etmeyeceğini anlatmak istiyorlardı.

Cemiyet içerisinde idareci durumunda olan kimseler –bunlar tabii ki asillerdendir- bu kavrama daha değişik bir mana veriyorlardı. Onun varlığını sınıflar arası çekişmelere, kabileler arası çatışmalara karşı teminat görüyorlardı. Bu kavramla, onun cemiyet içerisindeki hakim nazım rolüne ve hadiseler karşısındaki müspet tutumuna karşı şüphe beslemediklerini anlatmak istiyorlardı.

Muharipler, cengâverler tabii olarak bu kavrama daha başka bir mana ve yorum atfediyorlardı. Onlar bu kavramla Hz. Muhammed (sav)’in harplerde kendisine güvenilir olduğunu, ortaya çıkacak şartlar altında onun saflarını terk etmeyeceğini anlıyorlardı. Bunu, dost düşman herkese anlatmak istiyorlardı.

Sosyal, ekonomik ve fizikî yönden güçsüzler de bu kavrama kendilerine uygun gelecek bir mana veriyorlardı. Fakirler kendi hallerine ve şartlarına göre, bu kavrama daha değişik boyutlar getirmişlerdi. Bu insanlar malî yardım ve diğer ihtiyaçları için Hz. Muhammed (sav)’e geldiklerinde onun kendilerine bütün imkanlarıyla yardımcı olacağına, hatta kefaletiyle dostlarından onlar için yardım talep edeceğine inandıklarını, bu hususta endişe taşımadıklarını göstermek istiyorlardı. Acizler bu kavrama düçar oldukları acizlikleri ve çaresizlikleri açısından bakıyorlardı. Bu insanlar, ona “Emin” demekle zulme uğradıkları zaman zalim kim olursa olsun her türlü şarta rağmen Hz. Muhammed (sav)’in kendi haklarını koruyacağından emin olduklarını, buna inandıklarını anlatmak istiyorlardı. Kimsesizler, himayesine sığındıkları takdirde, onun bir kardeş, bir ağabey, bir baba gibi kendilerine kol-kanat gereceğinden emin olduklarını, onun sayesinde her türlü korkudan uzak yaşayacaklarını anlatmak istiyorlardı. Köleler bu kavramla, herkesin kendilerini dövdüğü, sövdüğü, hor gördüğü bir dünyada onun kendilerini dövmeyeceğini, sövmeyeceğini, hor görmeyeceğini, kötü söylemeyeceğini anlıyorlardı. Hiç kimsenin kendilerini insan yerine koymadığı bir cemiyette onun kendilerini şerefli birer insan görüp, ona göre kendilerine muamele edeceğinden emin olduklarını, buna inandıklarını anlatmak istiyorlardı.

Haklı olarak, bu insanların babaları, dedeleri ve kendileri gibi hayat tarzı gösteren, içki içen, kumar oynayan, fuhuş yapan, yalan söyleyen, iftira eden, çapulculukla zaman geçiren, putlara tapan ve daha başka değerlerini istisnasız ve münakaşasız kabul eden ve onu cemiyetle paylaşan bir kimseyi, ancak “Emin” sıfatıyla tavsif etmeleri beklenirdi. Olanların beklenilenin hilafına olması, bütün görüşlerimizi ve yorumlarımızı bir noktada birleştiriyor. Hakikaten zahirde bu insanlar bütün yapıp ettiklerinden ve değerlerinden şüphe ediyor değildiler. Fakat, bu insanların kendileri gibi yaşamayan, daha başka hayat tarzı gösteren, cemiyete farklı değerler getiren Hz. Muhammed (sav)’i “Emin” olarak göstermeleri, insanların o güne kadar bütün yapıp ettiklerine, hareketlerine, davranışlarına ve paylaştıkları değerlerine karşı “şuur-altı”nda şüpheler, kuşkular, tereddütler beslediklerini göstermesi bakımından önemlidir.

İslam Medeniyeti’nin ilk vahyinden itibaren takip ettiği yol, benimsediği usul hep bu insanların yapıp ettiklerine, geliştirdikleri değerlerine karşı şuur-altında mevcut kuşku ve tereddütlerin şuur seviyesinde idrakine yardımcı olmak gayesini taşır. İslam medeniyeti’nin benimsediği bu yolla varmak istediği nokta, bu insanların hareket ve davranışlarına ve değerlerine karşı şuur-altında mevcut şüphe ve tereddütleri besleyen “hakikat fikri”nin şuurlaşmasına yardım etmektir. Toplumun kendilerine verdiği eski, yanlış şartlanmalardan –putlara tapma gibi- kurtulmalarına imkân tanımaktır.

İslam öncesi devrede bu insanlar kendileri gibi yaşamayan ve kendilerininkilerden farklı değerler getiren Hz. Muhammed (sav)’e “Emin” demeleri, iki bakış açısı göstermekte ve dolayısıyla bizleri iki mühim noktaya sevketmektedir:

  • Bu insanlar, zahirde bütün yapıp ettiklerine ve değerlerine nihai doğrular olarak baksalar da, hakikatte bunların doğruluğundan şuur altında şüpheler taşıyorlardı. Bunların doğruluğuna kani değildiler. Bu durumda bu insanlar, “yanlış”ı bulmuşlardı. Bunun için kendilerine “yanlış nedir?” sorusunu sormuş olmaları gerekirdi.
  • Bu insanların yanlışı tanımaları “doğruyu bildikleri” görüşünü haklı kılar. Bunun için, bu insanların kendilerine “doğru nedir?” sorusunu sormuş olmaları gerekir. Bu insanlarda en azından nüve halinde doğruluk fikri bulunmalıydı. Yoksa Hz. Muhammed (sav)’de hareket ve davranışlar bütünü olarak somutlaşan bu “fikir”, bu insanlar tarafından hemen kabul görmezdi, tasvip bulmazdı, tebcil edilmezdi. Onu bu kadar beğenmezlerdi, bu derece onu “ideal insan” olarak görmezler ve göstermezlerdi.

Ona Muhammedü’l-emin diyorlardı. Acaba “doğruluk” fikri mi bu insanların yanlışları tanımalarına yardımcı oluyordu, yoksa yanlışlar mı bu zihinlere doğruluk fikrini getirmişti? Tabiî ki burada birinci şık tercihimiz olacaktır. Doğruluk fikri, ancak yanlışları tanımalarına yardımcı oluyordu. Yoksa yanlışlar, daha başka yanlışları getirecekti.

İSLÂM AHLÂK ÖĞRETİSİNİN TEMEL DAYANAĞI OLARAK SÜNNET

Prof. Dr. S.Kemal Sadıkçı

Günümüzde anarşi ve bunalımların en önemli sebeplerinden biri, hiç şüphesiz ahlâkî dejenerasyondur. Peygamberler bile ahlâken çöküntüye uğramış milletlere gönderilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber kendisinin de; “ahlâkî faziletleri tamamlamak için gönderildiğini” (Muvatta, “Hüsnu’l-Huluk” 8; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 381) söylemektedir. Gönderilen Peygamberlere rağmen ahlâksızlık girdabından kurtulamayan milletlerin de, geçmişte ilâhî cezaların en ağırına uğradıklarını Yüce Kitabımızdan öğrenmekteyiz.

İslâm ahlâkı genelde âdil ve dürüst bir kimlik, özelde de bir “Müslüman kimliği” oluşturmak ister. Bu ahlâkın yegâne rehberi de, Allah’ın Rasûlü’dür. Hz. Peygamberin sünnetinin, “Müslüman kimliği”nin oluşmasında önemli bir etken olduğu herhalde inkâr edilemez. Irk ve kültür olarak çok farklı, mekân itibariyle de birbirinden çok uzak olan müslüman milletlerin, genelde aynı ahlâkî değerlere sahip oldukları bilinen bir gerçektir; onların inanç ve davranışlarında, helâl-haram telakkilerinde, örflerinde, olaylara bakışlarında, giyim-kuşamlarında, hatta gülüp eğlenmelerinde bile ciddi bir yakınlık ve aynîlik vardı. Geçmişte olduğu gibi bugün de müslümanlar arasında kendilerine özgü bir değerler manzumesinden ve homojen bir kültürden söz edilebilir. Bugün bile hâkim kültürün sınırsız gücüne ve yerel kültürleri silip süpürme gayretine rağmen müslüman milletlerin kendilerine özgü bazı nitelikleri ayakta kalabilmişse, bunu büyük ölçüde İslâm dinine, özellikle de sünnete borçluyuz. Çünkü farklı ırklara, kültürlere ve coğrafyaya mensup olmalarına rağmen aralarında müşterek bir kimlik oluşmasını sağlayan, asgarî bir kültür ve yaşam biçimi oluşturan büyük ölçüde Rasûlullah’ın sünnetidir. Hz. Peygamber ise, devlet yönetiminden en basit günlük davranışlara varıncaya kadar her konuda yaşayan bir örnektir. İnsanlar da genel prensiplerden ziyade, kendileri gibi yaşayan bir örnekten daha çok etkilenirler. İşte müslümanlar, Kurân’ın da emri gereği bu güzel örneğe uyarak onu kişiliklerinin bir aynası haline getirmeye çalışmışlardır. Sünnet, çöküntü dönemlerinde de müslümanları ayakta tutan ve kendi kimliklerini korumalarını sağlayan en önemli etken olmuştur.

HZ. PEYGAMBER’İN İBADETLERİ

Dr. İbrahim Bayraktar

Dindarlığın esasını iman vücuda getirirse de, kalpteki imanın varlığını fiilen ibadetler ortaya koyar. Esasen insan, Allah’a ibadet etmek için yaratılmıştır. Bilindiği gibi İslâm ahkâmının bir kaynağı da Hz. Peygamber’in bizzat yaptığı ibadetlerdir. O farz, vâcib, sünnet derecesindeki ibadetleri işlediği gibi, ümmetinin yapması gerekmeyen nafile ibadetleri de çokça yapmıştır.

Hz. Peygamber günlük hayatını üç kısma ayırmış, bir kısmım ibadetlere, diğer kısmını kendisinin ve cemaatin işlerine, üçüncü kısmını da ailevî işlerine tahsis etmiştir.

HZ. PEYGAMBER’İN KULLUĞU

İhsan Ali Karamanlı

Hz. Peygamber, ibadetlerini mükemmel bir şekilde yerine getirmiş ve inananlara göstermiştir. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber’in kulluğu ve ibadetlerine bakıldığında ana hatlarıyla şu hususlar görülebilir:

  1. Hz. Peygamber’in ibadetleri hakkında Kur’ân-ı Kerîm’in üzerinde durduğu en önemli özellik onun ihlasla ibadet etmesidir:
    “De ki: din ve ibadetimi yalnızca Allah ‘a has kılarak, ihlâsla-gönülden O’na kulluk etmem emredildi.” (Zümer 36/11) ”Hayır, sen yalnız Allah ‘a kulluk et ve O’na şükredenlerden ol” (Zümer 36/66) âyetlerinde üzerinde durulan kulluktaki ihlas, kalbin her türlü şirk ve riyadan arındırılması, gönlün Allah’ın dışındaki bütün her şeyden temizlenerek O’na ibadet edilmesidir.
    Allah’ın bir olması ve dinin sadece ona has ‘kılınarak ihlâsla ibadet edilmesi sadece dille söylenen bir söz değildir. İnsanın kalbinde tasavvur ve inanç olarak başlayıp, hem fert hem de toplum hayatını içine alan mükemmel bir hayat tarzıdır.
  2. Hz. Peygamber’in ibadetlerinde hiç kesilmeyen bir istikrar ve devam söz konusudur:
    Sana yakîn (kesin bilgi veya ölüm)gelinceye kadar Rabb’ine kullukta bulun” (Hicr 15/99) âyetinde yakın ifadesi ölüm vakti şeklinde tefsir edilir. Kulluk, insanın bütün ömrü boyunca devam eden, gelişen ve muvaffakiyetle bitirilmesi gereken hayatî derecede önemli bir sorumluluktur. “İbadetlerin Allah’a en sevimli ve güzel geleni az da olsa devamlı olanıdır” (Buhârî, “İman” 32, “Rikâk” 18; Müslim, “Salâtü’l-musâfirîn” 216,218, “Münâfikîn” 78; Ebû Davûd, “Tatavvu” 27) hadisi ibadetlerde esas noktanın devamlılık ve istikrar olduğunu ifade eder.
  3. Hz. Peygamber kulluğunu en yüksek seviyede ifa edebilme gayreti içindeydi:
    Vefatına yaklaştığı anda bile namazı düşünmesi ve namaza gelmesi onun kulluğunu mükemmel bir şekilde yapmadaki titizliğini ve gayretini, namaz ve cemaatle ne derece bütünleşmiş olduğunu gösterir. (Buhârî, “Ezan” 51; Müslim, “Salât” 90–97).
  4. Hadiselerin büyüklüğü ve korkutuculuğu; inkâr edenlerin verdikleri veya verebilecekleri eziyet ve sıkıntılara karşı dayanak noktası olarak ibadet etmesi emredilmiştir:
    Rabb’inin hükmüne (gönül hoşluğuyla) sabret, onlardan hiçbir günahkâr veya inkârcıya sakın itaat etme! Sabah ve akşam Rabbi’nin ismini zikreyle, gecenin bir kısmında O’na secde eyle, gecenin uzun bir kısmında da onu tesbih eyle.” (İnsan 76/124-26).
    Bu âyetlerde Allah Teâlâ, inkârcıların verdikleri eziyetlere dayanmasını ve asla onlara boyun eğmemesini emretmesinin hemen ardından, ona sabah ve akşam Rabb’ine ibadet etmesini emretmiş, onların verecekleri eziyetlere dayanmanın ancak ibadetlerle mümkün olacağına işaret buyurmuştur.
  5. Hz. Peygamber ibadetlerin cemaat hâlinde yapılmasına büyük önem vermiştir:
    Kur’ân-ı Kerim’de ibadetlerin emredildiği âyetlerde onların cemaat hâlinde ifa edilmesi gerektiği üzerinde durulur: “Secde edenlerden ol” (Hicr 15/98), “Rükû edenlerle beraber rükû ediniz.” (Bakara 2/43) âyetlerinde secde ve rükün, topluluk hâlinde yapılması emredilmektedir.
    Namazların cemaatle kılınması insana çok büyük şeyler kazandırır. Bir hadiste Efendimiz, “Yatsı namazını cemaatle kılan, gecenin yarısını ibadetle geçirmiş gibidir; sabah namazını cemaatle kılan ise gecenin tamamını ibadetle geçirmiş gibi olur“( Müslim, “Mesâcid” 260; Tirmizî, “Salât, 165) buyurur.
  6. Beş vakit namaz ve teheccüd namazları onun kulluğunda çok önemli bir yer işgal etmiştir:
    Namaz fiillerinde, Allah Rasûlü’nün, örnek alınması farzdır, şöyle ki: Kur’ân-ı Kerim’de namaz kılmak emredilir, fakat onun nasıl mükemmel bir şekilde ikâme edileceği, rekat sayıları, içlerinde okunan dualar, namazın vakitleri gibi ayrıntılar yalnızca Peygamberimiz’in büyük bir sahâbe ve tâbiûn topluluğu tarafından (yani tevâtüren) nakledilen fiilleri ve sözleriyle öğrenilmiştir. Hz. Peygamber de “Ben nasıl namaz kılıyorsam siz de o şekilde kılınız” buyurmuştur. İşte bu noktada Hz. Peygamber’in örnek alınması bütün müslümanlar için kesin bir farzı ifade etmektedir.
  7. Hz. Peygamber farzların yanında nafile ibadetlere de çok önem vermiştir.
    Peygamberimizin ibadet hayatında en önemli örnek özelliklerinden birisi de farzları yerine getirmenin yanında farz olmayan ‘nafile’ ibadetlere de çok önem vermesidir.
    Meselâ beş vakit farz namazın yanında sabah ile öğle arasında duhâ namazı; akşam ile yatsı namazı arasında evvâbîn namazı; yatsı ile sabah arasında kılınan teheccüd namazı kılıyordu. Ramazan orucunun yanında pazartesi ve perşembe oruçları gibi ibadetleri eda ediyordu.

 HAYATI

medin.jpg

Dünyada hiç kimsenin hayatı Hz. Muhammed (sav)’in hayatı kadar detaylı bir şekilde kayda geçirilmemiştir. İslam kültüründe “siyer” geleneği olarak klasikleşen Hz. Muhammed (sav) biyografisi, doğumundan vefatına dek İslam Tarihi’nin olduğu kadar dünya tarihinin de dönüm noktalarını belirleyen müstesna bir yaşam ihtiva etmektedir. Asırlardır farklı kültürel formlarla biçimlenen İslam toplumunun varlığını doğrudan etkileyen bu sürecin net olarak anlaşılması, O’nun evrensel mesajının öz haliyle bugüne aktarılmasında temel noktalardan birisidir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (sav)’in beşerî ve nebevî hususiyetleri, bir yandan yaşadığı çağın şartları dikkate alınarak değerlendirilmeli, diğer yandan da bu tarihselliği aşan mesajı en doğru şekliyle anlaşılmaya çalışılmalıdır. O’nun yaşamında bütün hayat şart ve şekillerine göre İslam çerçevesinde örnek alınabilecek ahenkli bir çeşitlilik, zenginlik, seyyaliyet ve pratiklik bulunmaktadır. Onun hayatı, örnek ahlâkın, güzel âdetlerin, asil ve mutedil duyguların ve üstün meziyetlerin hâkim olduğu bir hayattır.

sonpeygamber.info

SON PEYGAMBER HZ.MUHAMMED S.A.V HAYATI ve BİLİNMEYENLER İÇİN TIKLAYINIZ 

Reklamlar

Ağustos 9, 2007 - Posted by | Ümmet, Biyografi, Diğer, Güncel, Gündem, Genel, Haberler, Hz.Muhammed, islam, Peygamberler, Türkçe

14 Yorum »

  1. hepsi çoooookk bilgili ve harika çoooooookkkk bbeeeyyeennnddiimmm hhaaarrriiikkkaaaa hhheeemmm dddeee çççoooıkkk hhhaaarrriiikkkaaa

    Yorum tarafından prenses | Nisan 20, 2008 | Cevapla

  2. Emiimki hepimiz peygamber efendimiz(sav)den nekadar cok örnek kendimize cekersek bu dünyada da ahirettede o kadar mutlu oluruz,ben hayatima nekadar bunlari katmak istesemde basaramiyorum,ama bitmek bilmeyen bir arzuyla bunu yaratanimdan dualarimdan eksik emiyorum.Hayatdaki hersey kudretini gösterirken kalp her atisinda bize gercekleri anlatirken erteledigim kendime en bügük armaganimda iste örnek alabilecegim peygamberim bana göre hayatin siri iradeye hakimiyetle baslar Allah herkese nasip etsin insallah,yazinizdan dolayi tesekkür eder bize gösterdiginiz her isik size nur olarak geri dönsün:)sitenizin güzeliginin devamini diler Allah emanet birakiyorum…

    Yorum tarafından ferda | Nisan 23, 2008 | Cevapla

  3. ııııııııııııııı durumlar nasıl

    Yorum tarafından sefer | Şubat 15, 2009 | Cevapla

  4. hepside çok güzel ve harikave ben çok beğendim

    Yorum tarafından ayça | Şubat 9, 2010 | Cevapla

  5. arkadaşlar son peygamber kim

    Yorum tarafından meltem | Mart 31, 2010 | Cevapla

  6. sonpeygan beri öğrendim teşekürederim

    Yorum tarafından gökhan | Nisan 28, 2010 | Cevapla

  7. slm arkadaşlar son peygamberimiz H.Z. MUHAMMED MUSTAFA S.A.V. HAZRETLERİ DİR BİLDİĞİM KADAR AMA H.Z. YUSUF,UN SON BÖLÜMÜN DE SONLARDA H.Z. YUSUF,A BEYAZ SAKKAL,I BİRİ DEDİKİ SON PEYGAMBER İSMİNİ AHMET OLARAK SÖYLEDİ ORASINI ANLIYAMADIM LÜTFEN BENİ BİLGİLENDİRİRMİSİNİZ.

    Yorum tarafından yunus nazlıcan | Temmuz 23, 2010 | Cevapla

    • yunus nazlıcan yanlış duymuşsun son ismi ahmet değil kim söylediyse yanlış söylemiş

      Yorum tarafından mustafa | Mayıs 1, 2012 | Cevapla

      • yanlış söylenmemiş peygamberimizi diğer isimlerinden biridir Ahmet İsmi…

        Yorum tarafından Hilal | Kasım 4, 2012

    • Hz.Yusufda son peygamberin adı Ahmed olarak söylendi vede Doğru Hz. Muhammeddin Kuranda ve İncilde diğer adı olarak Ahmet Geçiyor Hz.Yusufda Ahmet Olarak Söylüyor Yani son peygamberin adı Kur’ân-ı Kerîm’deki İsimleri: Ahmed, Emin,
      Diğer kitap ve Sayfalardaki İsimleri: İncil’de; Ahmed, Baraklit olarak geçiyor…

      Yorum tarafından Hilal | Kasım 4, 2012 | Cevapla

  8. gg

    Yorum tarafından emir | Aralık 3, 2010 | Cevapla

  9. hepsi çok bilgile ve çok güzel çok beğendim ödevimde yardımcı oldu 😀 :Q

    Yorum tarafından mustafa | Mayıs 1, 2012 | Cevapla

  10. Hz.Muhammed Barışın Olduğu Kadar Savaşın da Peygamberidir
    Kuşatmak, kuşatılmak veya kuşatılmış olmak çağımız insanının belki de en önemli problemi veya en can alıcı sıkıntısıdır. Kuşatmanın veya kuşatılmış olmanın birden çok çeşitleri vardır. Eski çağlarda kaleler, şehirler kuşatılırdı ve bundan dolayıda insanlar yaşadıkları mekanların etrafını savunma yapma amacıyla kalın surlarla çevrilerdi.
    Günümüz savaş yöntemlerinde benzer kuşatma veya savunma tarzları çoktandır unutulur oldu ve yerlerine çok daha farklı ve çok daha fazla kalıcı tesiri olan kuşatma teknikler geliştirildi.
    İçinde bulunduğumuz çağda cereyan eden savaşlar eskiden olduğu kadar mertçe veya açıktan yapılmamaktadır. Düşman çok kahpe ve saldırı yöntemleri de eskiye oranla bir o kadar vahşice olmaktadır.
    Her hangi bir düşman geçmişte saldıracağı hedefe karşı saldırıya geçerken çeşitli ateşli silahlarla insan bedenleri hedef alınırdı. Yırmı birinci asrın dünyasında taktikler bir hayli değişmiş ve bugün saldıran düşman daha çok akıl silahını kullanarak insanların beyinlerini ve zihinlerini hedef almaktadırlar. Söz konusu savaşlarda kullanılan en öldürücü silah şimdi düşünce silahidir.
    Akıl ve düşünce oyunlarını kuranlar insanların zihinlerini kuşatmaya çalışırlarken en çok istismar ettikleri konulardan bir tanesi de ne yazık ki dini duygular veya milli hassasiyetlerdir.
    Zihinlerimize ve inançlarımıza karşı saldırıya geçenlerin maskeli veya maskesiz şövalyelerine karşı kendi dünyamızı savunabilmemiz için bizde savunma surlarına ihtiyaç duyuyoruz. Bu savunma şartlarında Müslümanlar için sığınılacak tek adres vardır. O adreste Kuran ve onun peygamberinin sünnetidir. Bunun dışında başka surlara sığınanlar sakat surlarda savunma yapmaktadırlar. Bugün içinde bulunduğumuzun zaafiyetlerin sebepleride işte bu noktada gizlidir.
    İnsan denilen canlı ilahi bir yaradılışa sahiptır. O diğer bütün yaratılanlardan daha üstün kılınarak eşrefi mahluk olma rütebisiyle onurlandırılmıştır. İnsan kendisine giydirilen bu üniformanın hakkını vermekle mükelleftir. Hiçbir insan başkalarının eteklerine sarılarak hayat sürme onursuzluğunu kendisine reva göremez. Bu durum milletler camiasında da aynıdır. Hiçbir millet başkalarının tasallutu altında yaşarken özgür olduğunu iddia edemez.
    Eşrefi mahluk olmak demek, yalnız yaradanına kul olan demektir. Başka bir ifadeyle söylemek istersek şunu söylüyoruz. İnsan Allahtan başkasına secde etmeyen, ancak onun çizdiği raylar üzerinde hayat yolculuğunu sürdüren varlıktır. Allah ın insana rehber olarak gönderdiği kitap Kuran, gönderdiği kılavuzda ahır zaman peygamberidir.
    İnsan ne zaman ki, gerçek rehber ve kılavuzlardan koparılıp şeytanı tuzaklara çekildi ise, işte o zaman insan denilen canlı eşrefi mahluk olmanın şanı ve üniformasına yakışmaz hallere tevessül eder oldu ve başı dertlerden kurtulamaz oldu.
    İnsan yaradılışı sebebi ile içinde yaşadığı çevrenin şartlarından derinliğine etkilenen bir varlıktır. Bundan dolayıdır ki, bazı insanlar çevrenin etkisiyle kendilerine adeta yabancılaşarak başkalaşırlar veya başkalarının etkisinde kalarak kendilerine ötekileşirler. İnsanın kendisinden kopup kendisine yabancılaşmasına çoğu defa insanların içinde yaşadıkları gurup şartları veya kendilerinden uzaklaşıp taklitçi veya kopyacı olmaları sebep olur.
    İşte tam bu noktada insanlar tarafından taklit veya kopya edilen modelin kim olduğu, söz konusu örnek alınan kişinin hayat rotasının ne olduğu ciddi anlamda önem kazanır. Takıp edilen veya bir nevi teslim olunan kişi veya gurubun bir parçası haline gelen insan takip edilenin gölgesinde kendisi olmaktan çıkarak başka bir karakter veya farklı kişiliğe bürünür.
    Başkalarını taklit eden veya başkaları olmadan kendisinin olamayacağı kompleksini yaşayan insan bir nevi zavallılaşan veya silikleşip başkalarına uydu olan insandır. Esasen insan denen varlık Allaha kul ve onun peygamberine yoldaş olarak dizayn edilmiştir. Bu dizayn şeklinin bozulması, kurandan ve onun peygamberinden kopularak başka raylar üzerinde hayat yolculuğuna çıkılması insanın zihinsel olarak sendelemesine veya kuşatılmasına sebep olabilmektedir.
    Beşeriyet hayatı, insanlar arası ilişkiler, kulla yaradan arasında ki bağlar kişinin hak ve batil çevreler arasında ki tercihine göre şekillenir. Hakkı seçen saadete ve batili seçen de sefalete düşer. Nice insanlar vardır ki, sefaletin bataklığında boğulurken saadete koştuğunu, saadet yolunda ilerlediğini zannederken de felaketlere koştuğunun farkına bile olamazlar.
    İşte bu biçare insanlar zihinsel olarak işgale uğramış veya zihinsel olarak kuşatılmış kimselerdirler. Bunlara doğruyu veya hakkı göstermek öyle zannedildiği kadar kolay değildir, çünkü boş kabı doldurmak dolu kabı doldurmaktan çok daha zordur.
    Çağımız insanı, insanlık tarihinin en sinsi akıl oyunlarıyla karşı karşıyadır. İnsanlığın yolculuk ettiği güzergah üzerinde nice ebucehiller pusuya yatmış, nice eşkıya çeteleri insanlığın yoluna mayınlar döşemişlerdir. Batil veya batilin akıl oyunlarına yenik düşen çevrelerin söz konusu güzergahta zihinsel olarak kuşatılmış çevreleri kendi Fravunca emellerine alet etmeleri çağımızın en büyük sıkıntılarından birisini ve belkide en önemlisini teşkil etmektedir.
    Bir tarafta Türklüğü öne çıkartarak bölünmeyelim diyerek soysuzluk tohumları ekmeye çalışan ve diğer tarafta da “ğindellah-i İslam” ayeti kerimesini hutbelerden kaldırmaya teşebbüs edebilecek kadar işin ucunu farklı noktalara taşımaya çalışan kuşatılmışların Anadolunun inançlı insanlarına bunun ötesinde akıl oyunu kurma şansları artık yoktur.
    Olup biten her şeyi herşeyin gerçek sahibi görmekte ve bilmektedir. Kavramları ters yüz ederek güzel insanların zihinlerini kirletenlerin, batili hak olarak göstermeye kalkan aldatılmışların uyanacakları günü sabırsızlıkla beklemeye ve onların yaşamakta oldukları akıl ve izan kayması yüzünden biz yeni bir cepheleşmeye fırsat vermemeye kararlıyız.
    Çünkü, kaybedilenler, zihinsel olarak kuşatılanlar, Allah ın döşediği rayları unutup başka raylar döşemeye kalkan ideolgların veya hak yolda olduğunu zannederek şeytan değirmenine su taşıyan zavallıların bir gün uyanacaklarına umudumuz tamdır.
    Türk milleti bu konularda batilin hedefinde olduğu kadar hak cephesininde en son umudu olan yegane millettir. Saldıranlar birden çok cepheden, yerine göre içten ve dıştan sistemli bir saldiri içerisindedirler. Saldıranlar ve saldıranlara cephane olan zavallıların hedeflerinde bu milletin mensubiyet hıssı gibi bizi biz yapan milli değerlerimiz ve ne yazık ki bu milletin kültür ve inanç dünyası yer almaktadır.
    Bu saldırılar asırlardan beri devam etmekte ve gelecekte de devam edecektir. Bize düşen görev bir gönül kuyumcusu edasıyla kaybedilen insanlarımıza yaklaşmak, insanlarımızın içine düşmüş bulundukları atalet psikolojisini ve onun oluşturduğu kuşatıııcı kafesi kırmak olmalıdır. Müslüman Türk insanı bunu mutlaka başaracak ve kainatın bozulan rotasını mutlaka yeniden kuracaktır.
    Bizim bu iddialarımız birilerini her ne kadar öfkelendirse de, Türk milleti dedik diye soysuzluk damarları ne kadar kabarıp bizi ırkçi ve günahkar diye hedef yapmaya kalksalarda bu kervan yürüyecek ve ebucehilce kurgulanan bütün akıl oyunları mutlaka hüsranla sonuçlanacaktır.
    Su uyur düşman uyumaz diyen atalarımız doğru demişler. Adamlar uyumamışlar ve gece gün çalışmışlardır. Bizim Ankara parkını elinde tutan ve bu milletle inanç ve kültür bağı pek olmayan devşirme takımının duvar pasları sonucu bir hayli palazlanan kandırılmışlar guruhu son zamanlarda bir hayli da cüretkar olmuşlardır.
    Söz konusu kuşatılmış çevreler Kuranı yeniden yorumlamaya, sünnet ve hadisleri zamana uydurmaya, olmayan dinleri ayağa kaldırıp sözde dinler arası koalisyon yapmaya kadar işin ucunu getirmiş bulunuyorlar. Öz din kardeşine acımadan ve merhamet etmeden cehennemi adres gösteren bu kuşatılmış çevrelerin Papaz ve keşişlere cennet vadedecek kadar cömerleşmelerini de anlamakta zorlanıyoruz.
    Amacım birilerini incitmek asla değildir. Amacım çizilmek istenen fotoğrafı olduğu gibi ortaya koymak ve inanan kardeşlerimle paylaşmaya çalışmaktan ibarettir. Başka bir ifadeyle benim ne gördüğümü veya bu fotoğraftan ne anladığımı okuyucularımla paylaşmaktır.
    Bana göre zırhı çıkarılmış, kılıcı elinden alınmış bir peygamber ve din anlayışı ortaya konmaya çalışılıyor. Herkesle barışık, herkesle asgarı müştereği olan ve mümkün olduğu kadar ilimli olan bir din anlayışının ihya etmeye çalışıdığını görüyorum veya olup biten diyalog hikayelerini ben bu şekilde okuyorum.
    İslam peygamberini yalnız sevgi ve barışın peygamberi olarak anlatmaya çalışmak ciddi bir yanılgıdır. İslamın peygamberi hem barışın hemde savaşın peygamberidir. O sevgi ve merhametin zirve noktası olduğu kadar düşmana karşı sarsılmaz bir iradeninde baş temsilcisidir.
    Müslüman kardeşime tek bir soru sorararak yazımı noktalamak istiyorum. Sevgili kardeşim; çocuk yaşta ki kızların ebeveynleri gözleri önünde zorla irzlarına geçildiği bu kirli dünya’ya o peygamber yeniden teşrif etseler acaba küffarla diyaloga mı geçerdi veya batila karşı cihat mi ilan ederdi? Bu soruma vereceğiniz cevap benimde kabulum olacak.
    İnşallah bu sınavdan milletçe ve insanlık olarak yüzümüzün akıyla çıkarız.
    Saygı ve dualarım hak edenlere olsun.
    http://www.kackargazetesi.com/yazar_788__Hz-Muhammed-Barisin-Oldugu-Kadar-Savasin-da-Peygamberidir.html

    Yorum tarafından Seyfullah FIRAT | Haziran 2, 2012 | Cevapla

  11. Hz.Yusufda son peygamberin adı Ahmed olarak söylendi vede Doğru Hz. Muhammeddin Kuranda ve İncilde diğer adı olarak Ahmet Geçiyor Hz.Yusufda Ahmet Olarak Söylüyor Yani İsim Doğru

    Yorum tarafından Hilal | Kasım 4, 2012 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: